|
ANI HİKAYELERİ Istanbulda unide ogrenciyim.22 yas, 175 boy, omuzlarimda sac sakal uzun tam bi metalci tipi: bir arkadasimin istanulba son gecesiydi ve eglenmek istedigini soyledi. beraber taksime gittik ve daha once de gittigim barlardan birine girdik. yan masada 3 tane afet hatun bize bakıp duruyodu, genelde affetmem bu sefer oldugu gibi. yanlarina bir bahane bulup gectim ve konusmaya basladik. biri kisa biri orta biri de uzun boylu idi kizlarin yaslari benden ve arkadasimdan buyuktu. 25-28 yas civari idiler. ben uzun boylu olani kendim icin istiyordum zaten muhabet de o yonde gelisti.bar kapanirken gecenin kalaninin planlari yapilmaya baslanmisti. bir taksiye gidip onlarin evlerinde devam etme karari aldik ve yola koyulduk. eve vardigimiz da cok sasirmistim yol kenarinda guzel bir yerde bi evdi, giris kati salon ust katta ise yatak odalari ve banyo olarak tasarlanmisti. arkadasimi alt katta birakip uzun boylu kizla direk ust katın yolunu tuttuk, acelem wardi uzun sureli bir iliskim wardi . ve evlilik planlari yaptigim icin sevgilimle cinsel bir birliktelik pesinde degildim , aslinda bu seferde taksime gelirken boyle bir amacim yoktu ama hazir kucagimiza dusmus kizlari da kacirmak bize bize yakismazdi: merdivenlerden cikarken ickini etkisini iyice hissetmeye baslamistim,odaya girip kapiyi kapatir kapatmaz kiz pantolumu indirip boxerimin arasindan cikardigi aletimi emmeye basladi, cok tecrubeliydi ve cok hizli davrandi biraz urktum simdiye kadar yattigim kizlardan cok farkliydi ve benim olmak icin belki de fazlasiyla güzel bi kiz oldugunu aydinlik oartamda ve soyunukken daha ii fark ettim.ami traslanmis ve gogusleri normalden cok daha dik ve sertti. konusmak istermisin once demeye hazirlanirken odaya en . kisa boylu olan kiz girdi. grup yapmak istermisiniz dedi, yanimdaki hemen onayladi ama ben iice huylanmistim ve ona cikmasini soyledim odadan. artik konusma meseleside iice karaliydim ve yataga sirt ustu uzanip konusmaya basladim. bir elimi beline koydum.cok guzel bir beli vardi 1 gr bile yag yoktu.konusurken az once gelen arkadas ameliyatli degildi diye agzindan kacirdi ve sonra soyledigi seyi aslinda soylemenk istemedi suratinin halinden anlasildi. hayir olamazdi bu kadar guzel bir kiz travesti olamazdi. bir yandan bu guzelligi kacirmamak istiyordum ama bir erkekle birlikte olamyacagimi da adim gibi biliyordum. sonra televizyonda gordugum cildirmis travestiler geldi ve eger bu kizla erkek oldugunu dusundugum icin yatmayacagimi soylersem yakisikli suratimin parca parca olacagini ve birdaha asla bir kizla birlikte olamayacagimi dusundum. birden aklima sarhos oldugum geldi ve yatagin ustune sizmis numarasi yapmak icin iyice kendimi biraktim. hala aletimi yalayarak kaldirmaya calisiyordu ama ben cok sarhos oldugumu falan soyledim o da vazgecti zaten onun erkek oldugunu duyduktan sonra tamamen ereksiyon aklimdan cikmisti. bana marlboro marka sigasini uzatti ama ben camel softtan baska sigara icemedigim icin alamayacagimi soyledim, israr etti ama ben daha baskin cikip ona sigaramdan verdim. sigaranin yarisina geldigimde asagidaki arakdasima aklima geldi. o henuz muhabbet kisminda olmali alip kacmaliyim dedim ve hemen vedalasip asagi indim, karsimdaki manzara igrencti arkadasim ickiden sizmak uzere koltugun ustunde yaninda kadin kiliginda iki erkek onunla sevisiyordu. ama henuz soyunmadan yakalamistim onlari. önce giris kapisini actim, sonra kizlari itip arkadasimi kucakladim ve evden disari attim bende pesinden gittim kizlar daha ne oldugunu anlamadan kendimizi caddede bulmustuk.yari sizmis durumda arkadasim bana olum ne gerizekaliseysin sen ne yaptiginn farkindamisin diye soylenirken cok degil 20-25 sn sonra yere kapaklandi. neresi oldugunu tam bilmedigim bi yer olan burdan bir an once kurtulmak istiyordum hemen bir taksi tutuk taksime gitmek istedigimi soyledim yolda da arkadasimla konusmaya calisiyordum. tepkileri gittikce anormallesiyor, konusmayi beceremeyecek duruma gelene kadar sacma kelimeler kullaniyordu. orda icki ve ya benzeri bisey icip icmedigini sordum hatirlamadigini soyledi taksiden indikten sonra kusmaya baslamadan once sigaralarindan ictinmi diye sordum ve biraz dusunduktaen sonra kafasii onaylar bicimde salladi. simitciye kadar tasidim ve kafasini suyun altina soktum. ayilmaya hic niyeti yoktu. simitciden 2 torba alip yola koyulduk arkadasim yuruyemiyordu. bir taksi ile barbaros mahallesindeki evimize 30m a gelmek uzere pazarlik yapip ulastik. onu yatirdim ben okula gitim, bir arkdasmi ona bakmasi cin eve gonderdim ve aksam 8 gibi eve geldim ve hala uyudugunu gordum ben odaya girince uyandi ve bana ne oldu diye sordu. olum seni boyle yakalasmisim affedermiyim dedim gulmeye basladik. olanlari anlattim ve gotunu bana borclusun, bigun niyeti bozarsan yabanciya gitmesin diye takildim arkadasima. son aksam olarak gordugumuz gun amacaindan sapmisti ve hasta arkadasim evine 1 hafta sonra gidebilmisti. lutfen dikkat edelim zaman kotu kolla g...tu ozellikle de taksimde Köyde bir adam varmış bu adamın götüne elektirikli itaplanma girmiş bu adam doktora gitmiş doktor demişki bunu ancak elektirikle çıkarabiliriz demiş adamı ameliyathaneye almışlar doktor tam ameliyata başlıomuşki adam gülmüş doktor neden gülüon demis adam:ilk defa köyüme girmeyen elektirik şimdi götüme girio BASTIRIUORUM DA GİR MİYOR bir gün bastır diye bir çocuk varmış bu çocuk çok gezermiş bir gün babası ona 5 milyon vermiş kendisine bir şey alacakmış önüne bir bayan çıkmış demişki bana o 5 milyonu ver bacaklarımı ellettirim demiş parayı vermiş. ellemiş ertesi gün yine babasından para almış. yolda giderken yine o bayan çıkmış karşına demişki o 5 milyonu bana ver memelerimi elletirim ellemiş ertesi gün yine babası para vermiş babası yine obayan bana o 10 milyonu ver senle si.işiyim demiş vermiş yapmış yapmış en sonunda babası bastır oğlum bastır diye bağırmış bastır ise şöyle demiş bastırıyorumda girmiyor DAGCI Dağcı yüksek tepelere tırmanmak, tabiatın yüceliklerine erişmek isteği, insan ruhunun gizli kalmış egemenlik eğilimlerinden biridir. binlerce yıldanberi tabiatın kucağında büyüyen insan, sürekli olarak hayvarlık duyduğu tabiata karşı gücünü ispatlamak ihtirasıyla yanıp tutuşmuştur. işte bu yüzdendir ki dağcılık gerek deney, gerek tekniğin insana sağladığı faydalı aletler yardımıyla bugün başlı başına bir spor durumunu almıştır. bu sporla uğraşanlar, hemen hemen bütünüyle kendi güçlerine güvenmek zorundadırlar. dağcının insan eliyle açılmış suni alanları, pist ve salonları yoktur. dağcının spor alanı tabiatın kendisi, dağların sarp yamaçlarıdır. dağ aşkı, hemen hemen iki üç yüzyıldanberi insanları dağlara sürüklemektedir. eskiler dağlarla pek ilgilenmemişlerdi. onlar, tabiatın bu sarp amansız yüceliklerinde, daima acayip yaratıkların, canavarların yaşadıklarını düşünmüşler, her şeyden önce korkmuşlardı...dağları aşmak istedikleri zaman bunu zevk için değil, zorunluluk altında yapmışlardı. roma lı komutanlar, ordusuyla alp dağları nı aşan anibal, güney avrupa ya yürüyen atilla, hiçbir zaman dağcılık sporuna hizmet etmeyi düşünmemişlerdi. onlar, insanın tabiata karşı koyma gücünü zorlamış ve bunu da başarmışlardı. yüzlerce yıl geçti, ne dağlara tırmanan insan grupları, ne de tabiata meydana okuyan dağcılardan söz edildi. yalnız bazı korkusuzköylülerin kulübelirini dağ yamaçlarına kurdukları biliniyordu. ama insan, tepelere tırmanmak için gerekli aletlerden, barınak ve sığınaklardan, yol göstericilerden yoksundu. dağcılık tekniğinin 1200 yıllarında ilk imtihanını verdiği görülür. asya dan gelen büyük göçmen kavimler, batıda sıradağlarla karşılaştılar. yollarına devam edebilmek için de bunları aşmak zorunda kaldılar. 15.nci yüzyıl başında orta amerika kıyılarına çıkan ispanyol ve portekiz li serüvenciler, aztek, inka ve maya ların dağlık topraklarını ele geçirdiler. 17.nici yüzyıla doğru hıristiyan misyonerler tibet yaylası na, nepal ve mongolistan dağları na yayıldılar. ama sırf "dağ sevgisi" yüzünden dağları aşmak, tabiata yücelerden bakmak isteği insanlarla çok sonraları uyanmaya başladı. 1750 yıllarına doğru ilk olarak alp dağları na tırmanıldı. dağ keçisi avcılarının peşine takılan sporcu ruhlu bazı kimseler, bu arada dağları iyi tanıyan kılavuzlar bulmak akıllılığını gösterenler, dağcılık tarihinin ilk başarılarını kazandılar. 1786 da paccard ve baluat, 4810 m. yüksekliğindeki mont blanc tepesi ne ulaştılar. sömürge topraklarında geziye çıkan ingiliz turistlerinin öncülüğüyle dağcılık moda oldu. yalnız bu durumuyla dağcılık gülünç olmaktan kurtulamamıştı: üstlerine bir gezi elbisesi geçirip sırtlarında bir kazak, başlarında silindir şapka, boyunlarında süslü bir atkı ile yola koyulan tırmanıcılara sık sık rastlanıyordu. beraberlerinde götürdükleri bütün donanım, toprağın sertliğini yoklamak için kullandıkları bir kamış bastondu. bazen saçlarını berberde yeni yaptırmış hanımlarını da birlikte götüren bu centilmen dağcılar arasında alp dağları nın 4272m. yüksekliğindeki jungfrau tepesi ne tırmananlar vardı. 1865 yılında da whymper adlı bir ingiliz 4478 metrelik cervino tepesi ne erişti. yeryüzünün en yüksek tepeleri yavaş yavaş insan gücüne yeniliyordu. dağcılık sporunun özel bir dikkat ve ustalık isteyen tırmanma hareketleri genellikle şu biçimlerde özetlenebilir: halatla tırmanmak, elle tırmanmak, asılmak yalnız kol kuvvetiyle tutunarak yükselmek, kancalanmak, salınmak sarp bir yamaç veya teras kenarında tutunacak sağlam bir yer bulmak üzere salıncak gibi boşlukta sallanmak, sıçramak, atlamak bir çatlak veya boşluk üzerinden karşıya geçmek, tutunmak kendini bir çiviye, halat veya kayaya tespit etmek, desteklenmek kaya kenarında bir dayanak noktası bulmak, mola vermek, eşik oymak buzlar üzerinde basamak açmak, güvene almak asılı duran arkadışını yukarı alacak halatı çekmek için sağlam durma, duvara yürümek tırmanmaya başlamak, engel aşmak, çakılı kalmak ilerlemenin de, gerilemenin de mümkün olmadığı zor bir durumda hareketsiz kalmak. dağcılıkla ilgili bazı özel terimler ise şunlardır: kafile birbirine halatlarla bağlanmış tırmanıcılar grubu, sabit halat tırmanılması güç yerlerde herhangi bir ihtimale karşı sökülmeden bırakılan kalın halat, dağ evi her türlü havada dağcıları dinlendirmeye mahsus, yamaçlar üstündeki düzlüklerde odun veya taştan yapılmış evler, kulübe, sığınak dağevleri bölgesinden yukarıda, dağcıları fırtınalı havalarda geçici olarak barındırmaya mahsus küçücük dağcı kulübeleri, dağ adamı dağlık yerlerde yaşamaya alışkın orografidağ ve geçitlerin fiziksel biçimini inceleyen bilim, altimetre deniz yüzeyinden olan yüksekliği ölçmeye yarayan alet, kaymabuzulların vadilere doğru yürümesi, bacakarşılıklı iki dik kaya arasındaki çukur boşluğu, keçi yolu insanların, el arabası, keçi ve katırların ilerlemesine elverişli taşlık yol, patika insan ve hayvanların devamlı olarak gidip gelişiyle kendiliğinden açılmış dar toprak yol, kar, buzul, buzullar bölgesi, çığ, kasırga. dağcılar, tırmanacakları dağın üzerindeki engebelerin yapı ve biçimlerine dikkat ederler. bu engeller çok sarp ve dikine, eğilimli, kaygan, tırmanması çok güç olabilir. gerek çıkış, gerek iniş tekniği yönünden dağcılık gittikçe zorlaşan çeşitli tırmanma kademelerine ayrılır: tırmanışlarda kullanılan araçlar arasında halatın önemi büyük olduğundan halatsız tırmanışları "kolay" ve serbest tırmanışlar", halıtlı tırmanışları da güçlük derecesine göre "tek" veya "çift halatlı tırmanışlar" olarak ikiye bölebiliriz. bu arada dağcılık sporunun "işçileri" sayılan tecrübeli sporcuların görevlerini de unutmamalıyız. arka planda kalan bu dağcılar şunlardır: kılavuz, taşıyıcı, eğitmen ve sığınak bekçisi. DOSTLUK HİKAYELR
ben bi aralar birini sevdim ama 1 gün bile olmadıki en ii dostum oldu ve onla çok ii anlaşıoduk benim arkadaşım olan h.g kıskandı ve sonunda sınıf 2ye bölündü ama ben yinede yılmadım devam etti böle sonunda barışalımmı dedim olmaz dedi bende dedim böyle kazanamazsın onun gönlünü git ondan özür dile dedim ama dilemedi 1 ay geçmeden barıştık ama o hala onu sevio ama onun sevdiği kişi benim en ii dostum ve şu anda dostuz o benim en ii dostlarım olmaya devam edecek bunu okuduğunuz için teşekkür e annenin kim olduğunu kimse bilmiyordu. olayın başından sonuna kadar anne hep belirsiz kaldı. bu gün bile annenin kim olduğu kesin olarak bilinmiyor. görünen o ki anne de ortaya çıkmaya pek niyetli değil ve işin kötüsü bebek de bunu bilmiyordu. bebek bir yapay zeka programıydı. bebek üzerine yazılmış pek çok yazıda, bebeği kimin yazdığına dair bir çok rivayet ve komplo teorisi vardı. bütün yazılar anne kimdi? ya da bebeği kim yazdı? diye başlıyordu. bazıları bebeğin cia tarafından büyük kulak eshelon sistemine ek olarak çok yetenekli yüz tane programcı tarafından yazıldığını söylüyordu. karşıt grup ise başında usame bin laden’in olduğu gizli terörist ağın, İnterneti yok ederek onu en çok kullanan batılı ülkelere zarar vermek için dört modülden oluşmak üzere bir japon, alman, amerikan ve hindistan yazılım evlerine yazdırdığını ve daha sonrada bir araya getirilip İnternet’e saldığını söylüyordu. daha uçuk olan bir grup ise bebeğin kendi kendini tesadüflerle oluşturduğunu iddia ediyorlardı. onlara bakılırsa bebek basit bir editör programının, içindeki hata yüzünden evrimleşmesi ve sonra da çıldırması ile oluşmuştu. açıkçası ben buna pek ihtimal vermiyorum, genellikle editör programları kullanıcıları dışında kimseyi çıldırtmazlar. en uçuk grubun iddiasına göre ise bebek tıpkı tufan ya da yanardağ patlaması gibi tanrının insanlara gönderdiği bir cezaydı çünkü internetin alamet-i farikası olan www, İbranice ’de 666 rakamlarına karşılık geliyordu, yani şeytan. hayal gücü çok güçlü bu kadar insanın e-mail listelerinde neredeyse şehvetle ortaya attıkları bütün bu iddialar tabi ki gerçekdışı ve asılsızdı. en basit açıklama en doğru olandır diyen ockham’ın usturası ilkesinden yola çıkmak her zaman en doğrusudur. tabi ki bebeği çok yetenekli bir programcı yazdı. İlk çıkış yerini bulmak için yapılan tüm geri izlemelerin sonunda parmaklar hep türkiye’yi gösterdi. tabi kimse bir şey ispat edemese de şüpheler bir kişi üzerinde yoğunlaştı: Şair. Şair programcının İnternette kullandığı nickti ve biz ona "anne" desek de aslında bir erkekti. bu nicki bilgisayarcıların ve programcıların hararetli tartışma listelerinde sık, sık görmek mümkündü. tuhaf bir tesadüf ama Şairin, bebek hakkında yaptığı tüm yorumlar doğru çıktı ve öngörüleri hep gerçekleşti. türk güvenlik güçleri bizim baskımızla Şair ’i sorgulayıp, evindeki ve işyerindeki bilgisayarlarına bir göz attılar ama hiçbir şey bulamadılar. İki günlük göz altı süresinde emniyetin tüm bilgisayarlarını elden geçirip, hataları düzelttiği için evine kadar polis arabası ile çok saygılı bir şekilde bırakılması da işin cabası. bebeği yok etmekle görevli uluslar arası ekibin başındaki kişi olarak onunla ilgili her şeyi neredeyse ezberlemiştim. bebeği yazanın anne olduğundan adım gibi eminim ama bunu hiçbir zaman ispatlayamadım. bebeği anlamak için anne’yi anlamak gerektiğini düşündüğüm için Şair’in geçmişini detaylı bir şekilde öğrenmiştim. Şair sıradan virüs yazarları gibi içine kapanık, küçüklüğünden beri tek eğlencesi bilgisayar olan, insanlarla iletişim kurmakta çok zorlanan saçı başı dağınık, kahve ve sigara düşkünü biri değildi. türkiye’nin seçkin üniversitelerinden birinden olan odtÜ’den bilgisayar mühendisi olarak mezun olmuştu. Şiirle amatörce ilgilendiği için nikini Şair yapmıştı. her ne kadar türkçe bilmesem de şiirlerinin güzel olduğunu tahmin ediyorum. tabi bütün bunlar görünüşteki şeyler. kabul etmek gerekir ki aslında mükemmel bir programcıydı. daha dokuz yaşındayken babasının aldığı basit bilgisayarda yüklü olan basic dilini kullanarak ekrana "merhaba dünya" yazan programla başlamıştı. sanırım meslek yaşamında onu en çok heyecanlandıran iki programdan biri bu, diğeri ise "bebekti". daha önce belirttiğim gibi Şair diğer mutsuz bilgisayar virüsü yazan programcılar gibi, patolojik güdüleri olan kötü bir insan değildi. bilakis yapıcı, sevecen ve hoşsohbet biriydi. zaten bebeği herhangi bir kişi, kuruluş ya da ülkeye zarar vermek için değil, kendini çok meşgul eden bir sorunun cevabını bulmak için masum amaçlarla ve biraz da ekonomik kriz nedeniyle ortaya çıkan işsizliğin yarattığı bol zamanda yazmıştı. kierkgard’ın dediği gibi "can sıkıntısı bütün kötülüklerin kaynağıdır". bu ölçüde başarılı olacağını sanıyorum o da tahmin etmiyordu. bunu tabi ki kendi söylemedi ama e-mail listelerinin birine attığı mailde Şair ’in motivasyonu konusunda yürüttüğü tahmin böyleydi. anne de kendi olduğuna göre.... bizim için anne ’den daha önemli olan onun yavrusuydu. bebeğin ana program yapısı, işleyişi ve tabi ki program mantığı üzerine çok şey yazıldı, çizildi ve tartışıldı. bebeği anlamak için yaratıcısının bebeği neden yarattığını bilmek gerekir. benim teorime göre, İstanbul’da üç kişilik ufak bir şirkette program yazıp satan Şair, aslında bir bilgisayar programının kendisi için doğal sayılabilecek bir ortamda evrimleşip evrimleşmeyeceğini bilmek istiyordu. bir bilgisayar programının doğal ortamı neresi olabilir? tabi ki bilgisayar ya da bilgisayarlar. her ne kadar internete bağlı bir çok bilgisayara, kişiye ve kuruma çok büyük yıkıcı zararlar vermiş olsa da bebek bir virüs değildi. başlangıçta bir virüsün yayılma ve çoğalma ilkelerini kullanmıştı ama ilk başta yazıldığı haliyle bebeğin bir bilgisayar virüsü ile uzaktan yakından alakası yoktu. kabaca tahminlere dayanarak bebek hakkında size şunları söyleyebilirim. bebek üç ana kısımdan oluşuyordu. taşıyıcı modül, kendisini anonim bir e-mail gibi gösteren kısımdı. hint tanrısı rava bu maili eğer on kişiye gönderirseniz üç dileğinizi on gün içinde yerine getirecekti. tersi bir durumda ise rava ’nın laneti ocağınıza incir dikecekti. hem türkçe hem de İngilizce yazılmıştı. tabi ki ne rava diye bir hindu tanrısı vardı ne de böyle bir efsane. fakat İnternette bol olan aptal kullanıcılar sayısı epey fazla olan hindu tanrılarından birinin lanetine uğramamak için ! forward zinciriyle bu maili her yere taşıdılar. taşıyıcı kısım bu ufak hile ile başlangıç safhasında bebeği yaydı. İkinci kısım ise nöron oluşturma modülüydü. e-mail ile taşınan bu kısım, bulduğu her bilgisayara insan beynindeki nörona benzer yapay bir sinir hücresi bırakıyordu. bu ufak programlar akıllı bir virüs gibi sistem çalışmaya başladığı anda devreye giriyor, sistem kaynağını kullanıyor ve diğer nöronlarla internet üzerinden iletişime geçiyordu. eğer imkanı varsa bulunduğu yerde yeni bir kardeş nöron daha oluşturuyordu ama sistemin tümünü kullanmıyordu çünkü bu bindiği dalı kesmek gibi olurdu. bütün bu nöronlar daha sonra bebeğin zihnini oluşturacaktı. büyük bir sinir ağı sessizce ve sinsice yavaş, yavaş oluşuyordu. Üçüncü kısım ise iletişim modülüydü. her bir nöron, bulabildiği kadar çok kardeş nöronla internet üzerinden doğrudan iletişime geçiyordu. Şair yapay zekanın oluşması için programı içinde yapay bir ortam yaratmıştı fakat bu ortam işe yaramamıştı. bütün bu modüller ve evrimsel süreç, eğer elektrik faturasını dikkate almadan çalıştırılırsa belki tek bir bilgisayarda denenebilirdi. tabi gerekli olan süre yüz milyon yıl falan olurdu. Şair yüz milyon yıl beklemek yerine çünkü bu kadar vakti yoktu yüz milyon bilgisayarı kullanmayı tercih etti. kabul etmek gerekir ki oldukça akıllıca bir taktik. bu kadar çok bilgisayarı nerede bulabilirdi? tabi ki internette. peki yazdığı programın başarısını nasıl ölçecekti? kendince bebeğe basit bir turing testi uyguladı. bilmeyenler için açıklayayım. turing testi, bir insanın kapalı bir kutunun ardındakinin bir bilgisayar mı? yoksa bir insan mı? olduğunu anlayamaya çalıştığı hayali bir testtir. eğer gerçek bir yapay zeka varsa karşısında, deneyi yapan kişi karşısındakinin bir bilgisayar mı? yoksa bir insan mı? olduğunun ayırdına varamaz. anne, bu basit turing mantığını farklı şekilde uyguladı. bebeğe basit olarak şu algoritmayı programladı; "bebek, internete git, evrimleş, anneyi ara ve sonra onu bul. anneyi bulamıyorsan tekrar evrimleş ve tekrar ara. bu işlemi anneyi buluncaya kadar sürdür. anneyi bulunca dur!" Çok basit görünüyor değil mi? aslında gerçekten de öyle. akıllı bir programcı olarak bebeğin ve başka kişilerin kendini kolayca bulmaması için bütün izleri sildi. zaten bebeğin kalıntılarını incelerken programcıya ait en ufak bir iz bulamadık. ne bir ufak not ne de bir programcının imzası sayılabilecek belirgin bir algoritma. sadece ufak bir şey, bebek anneyi tanıyabilsin diye bırakılmış ve sadece onun bilebildiği ufak bir mesaj. her şeyiyle musa’nın bir sepete konulup daha sonra nil nehrine bırakılmasına benziyordu hikaye. tek farkı, anne, bebeğini şansa, kadere ve olasılıklara terk etmek yerine, onun yaşayabilmesi için her şeyi sepete koyup internet nehrine bırakmıştı. nereden bakarsanız bakın bebeğin yüklendiği görev neredeyse imkansız gibi görünüyordu. programın içinde anneye dair en ufak bir kimlik bilgisi yoktu. annenin kim olduğu konusunda aslında bebek de bizim kadar çaresiz görünüyordu. anneyi bulması için akıllanması gerekiyordu. bebeğin kaynak kodu muhtemelen İnternette kimsenin bilmediği bir sunucuda şifrelenmiş olarak saklanmıştı. o kaynak kodu okumak için neler vermezdim ki... Şair’in mantığı aslında çok yalındı. bebek akıllanırsa eninde sonunda anneyi bulabilirdi. bebeğin anneyi kolayca bulmasına engel olmak için ilk çıkış noktası olan bilgisayarla ilgili bu bilgisayara biz rahim diyoruz ki muhtemelen annenin evindeki ya da bürosundaki bir bilgisayardı ip dahil olmak üzere tüm bilgileri silmişti. bebeğin işi çok ama çok zordu hatta imkansız gibi görünüyordu ama ya becerirse? bilgisayar alanında bir devrim demekti bu. Şair bebeği yazdıktan sonra rava mailine gizleyip bebeği, onun doğal ortamı olan internet’e saldı ve muhtemelen de uzun bir süre haber alamayınca da bebekten ümidini kesti. tanrım ne kötü bir anne! rahimden çıktıktan sonra şimdiye kadar topladığımız bilgilere ve analizlere göre bebeğin yapay zeka evrimi şu şekilde gerçekleşti. tabi bunlar sadece bebeğin görülme aşamaları ve yaptığı tahribatlardan çıkarabildiğimiz verilere dayanarak yapılan kesin olmayan tahminler ve varsayımlar. bebek rahimden çıkıp, internette sefil bir rava maili olarak dolaşıp kendi bilincini oluşturacak nöronları tohumlarken, en ufak bir yapay zekadan bile yoksundu. her bulduğu yere bir nöron bırakıp yoluna devam ediyordu. bu konuda ben dahil hemen, hemen herkes aynı görüşte. İlk evrimleşme süreci başarıyla tamamlandığında, tahminime göre bebek rahimden çıkalı yaklaşık olarak iki yıl olmuştu. bu aşamada bebek, her canlı gibi yaşaması için kendine gerekli olan kaynakları bulmakla geçirmişti. bu kaynaklarda tabi ki internete genelde evden bağlanan kişisel kullanıcıların bilgisayarlarıydı. ah zavallı kullanıcılar! İki yıl sonra yeteri kadar nöron oluşunca, sanırım sayısı elli milyon kadardı bunlar birbiriyle haberleşmeye başladı. bu noktadan sonra bebeğin yapay zekası emeklemeye başladı. emekleme aşamasında -ki bence en ilginç ve bilinmez aşamadır- bebek yani nöron topluluğu, bir mail olmaktan birdenbire vazgeçti çünkü mailler bir yere takılıyor, tıkanıyor ya da silinebiliyordu. ayrıca kişisel kullanıcılar her zaman internete bağlanmıyordu, malum telefon faturaları. o yüzden uygun ortam saydığı bilgisayar ağlarına göz dikti. yirmi dört saat açık olan, kaynakları zengin ve sürekli İnternete bağlı ağları buldu. bu kıstaslara uyan ağlar da tabi ki üniversitelerin ve büyük bankaların bilgi işlem merkezleri gibi yerlerdi. buralar onun gelişmesi için çok uygundu, biyolojik deyimle ifade edersek buraları onun için uygun habitat oluşturuyordu. İşin en garip tarafı, bu, bebeğin oluşan bilincinin ilk seçimiydi. ama daha çok mutfağın yerini öğrenmiş bir yavru kedi gibi davranmıştı, yani sadece koku almıştı. yuvalanma işlemi içinse bildik virüs taktiklerini kullandı ama bu süreçte, hiçbir zaman yuvalandığı sisteme en ufak bir zarar vermedi. sadece nöron oluşturmak için kaynaklarını kullandı ama misafir olduğu yere zarar vermedi. sistem eksilen kaynaktan dolayı elbette ki biraz yavaşlıyordu ama hiçbir şekilde çökmüyordu. ve tabi insanlardan ve koruma programlarından çok iyi saklanıyordu. yaklaşık dört yıl süren ikinci safhada bebek bulduğu zengin kaynakları kullanarak hızla akıllanmaya başladı. nöron sayısı hızla arttı. bazen japonya’daki bir üniversitenin bilgisayar merkezinde laboratuarında, bazen de güney amerika bulunan bir bankanın bilgi işlem merkezinde epey bir serseri hayat sürdü. sürekli nöron tohumluyordu. Çünkü ne kadar çok nöronu olursa o kadar akıllı olacaktı. tabi sessiz ve derinden gidiyordu. bu süreç boyunca tam bir bilinçten yoksundu. zararsız bir virüs gibi yaşıyordu ve tabi ki anneden ve onun kulağına fısıldadığı kutsal görevden habersizdi. bebeğin bu evrimsel süreçte bir bilince sahip olması bu gün bile hala açıklanamamış bir şeydir. tıpkı günümüzdeki biyologların ve evrim bilimcilerin insanı zihninin ve bilincinin evrimsel oluşumu hakkındaki çaresizliğine benzer bir açmaz içindeyiz. herkesin cevabını merak ettiği soruyu ben tekrar sorayım: bebek nasıl akıllandı? kendi görüşüme göre benzer mekanizmalar benzer sonuçları üretir. bir beyin hücresi bilinçten yoksun biyolojik bir mikro birimdir ama bu birimlerin oluşturduğu beyin bilinci oluşturur. benzer şekilde bebeğin İnternette her yere dağılmış milyonlarca yapay nöronu bir şekilde bebeğin zihnini oluşturdu. bunların her biri bilinçten yoksun ufak program parçalarıydı ama tümü bebeğin zihnini oluşturuyordu. tıpkı termit kolonileri gibi. binlerce karınca feromenlerle iletişime geçip ortak bir zeka oluşturuyordu. sistem aynıydı. bebeğin birkaç kalıntısı üzerinde yapılan incelemeler bize hiçbir şey vermedi çünkü zihni tek yerde değildi. bulduğumuz ölü aslında sadece bir tür girdi/çıktı input/output programıydı. asıl zihinse internette her yerdeydi, belki de oğlumun bilgisayarında bile vardı. bebek yaklaşık olarak bir buçuk yaşındaki bir çocuğun zekasına ve en önemlisi tarihte ilk görüldüğü şekilde bir yapay zeka bilincine sahip olduktan hemen sonra birdenbire "annesini özlediğini" fark etti. anne sevgisi bir başka tabi ki... bir şeyin altını çizmek istiyorum. bebek zekası ve bilinciyle 18 aylık bir bebekten farklı değildi ama kendi doğal ortamında yani internette, değme hacker onun eline su dökemezdi. bebek kaynak kullanmak ya da nöron tohumlamak için bir sisteme girmekte hiç zorlanmıyordu. bir balık için su neyse, bebek için de bilgisayar ortamı ve internet oydu. bir sisteme girmek için düşünmüyordu, sadece su içindeki balık gibi o sisteme akıveriyordu. benim fikrime göre, aradan o kadar zaman geçtikten sonra anne, yani Şair, büyük bir olasılıkla bebekten çoktan umudunu kesmişti ve belki de unutmuştu ama bebek anne’yi asla unutmadı çünkü çekirdek kodunda bu misyon vardı: "anneyi bul!". İlk başlarda bebeğin anneyi araması çok masumane bir mark twain hikayesi gibi sürmüştü. bebek insanlarla bir insan gibi iletişime geçiyor ve onlarla "konuşuyordu". konuşmayı nasıl öğrendi? sanırım normal bir bebek gibi. bebeğin insanlara çeşitli yollarla sorduğu tek bir soru vardı "anne sen misin?". zaten bu yüzden adını bebek koymuşlardı ya. karşısındakinin bilince sahip bir yapay zeka programı değil de herhangi biri olduğunu sanan insanlar, kişiliklerine uygun değişik tepkiler veriyordu. kimisi tersliyor kimisi ise dalga geçiyordu. terslenme durumlarında bunu negatif cevap olarak kabul edip kullanıcıyı es geçiyordu. belki bir yerlerde büyük bir veri tabanı oluşturmuştu ve buradan kullanıcıyı düşüyordu. bu büyük veri tabanının da nerede olduğunu bilmiyoruz fakat büyük bir ağda unutulmuş bir köşede çürüdüğünden eminim. normal insanlar bebekle dalga geçtiklerinde ya da terslediklerinde bebek verilen cevabı kendi bir buçuk yaşındaki bebek beyni ile çözmeye çalışıyordu. mesela bir kullanıcı "evet ben anneyim sana süt aldım" deyince sütün ne olduğunu bulmaya çalışıyordu. sütün ne olduğunu bir şekilde öğrenince o kullanıcının anne olmadığını anlayıp kendi veri tabanından düşüyordu. akıllı bir bilgisayar programı gibi duygudan uzak ve sistematik çalışıyordu ama... ama ne bizim ne de annenin çözemediği bir şey oldu. bebeğin yapay bilinci ona gerçek duyguyu verdi. bebek anneyi özlüyordu ve kendini yalnız hissediyordu. uğradığı bilgisayarlarda daha önce yapmadığı bir şey yaptı. İmza bırakıyordu, "anne nerede? bebek anneyi arıyor". herkes ona bebek dediği için adını böyle koymuştu. bebek dalga geçen kullanıcılara sinirlenmeye başlamıştı. bebek küfür öğrenmişti! Öğrendiği en zor şeyde buydu. "defol git!" ne demekti? cümlenin anlamını öğrenmesi epey bir vaktini almıştı ama öğrenmişti işte. bebeğin bir bilgisayar sistemine verdiği ilk zarar kendine "defol git" diyen yorgun bir operatöre sinirlenip, ağda bulunan sabit disklerdeki tüm birleri sıfıra dönüştürerek sistemi göçürtmesi olmuştu. tabi önce "defol git" ne demek onu öğrenmişti. zarar verdiği sistemin bir yedeği vardı ama her sistemin maalesef yedeği alınmıyordu. anneyi arama işlemi sonuç vermeyince bebek sabırsızlanmaya ve sinirlenmeye başladı. İşte tam bu aşamada önce internet, ardından da dünya bebeği tanıdı. bebek gitgide kindar da oluyordu. bazı durumlarda sisteme ufak bir saatli bomba bırakıp intikam alabiliyordu. her şeye rağmen ben dahil olmak üzere herkes bebeği o zamanlar tehlikeli bir virüs sanıyorduk. her seferinde sistemi yok etmeden önce anneyi sorduğu için ona bebek virüsü denmişti. fakat bebek kullanıcılara bir virüsten beklenmeyecek akıllı cevaplar verdikçe ve her seferinde farklı cevaplar verdiği için bir zekaya sahip olduğunu herkes kabul etmek zorunda kaldı. farklı kullanıcıların bebekle yaptıkları konuşmaların tutulduğu kayıtlar bir araya getirilip incelendiğinde kesin olarak bir zekaya ve daha önemlisi bir bilince sahip olduğu kabul edilmişti. bu saptamanın yer aldığı yazı dünyaca ünlü pc world dergisinde konusunda uzman olan dünya çapında tanınmış bir bilgisayar ve yapay zeka uzmanının imzası ile çıktıktan sonra birdenbire müthiş bir bebek çılgınlığı başladı. adam öyle heyecanlı yazmıştı ki yazıyı, sanki tur dağında tanrı ile konuşmuş sanırdınız. dünyaya hoş geldin bebek! bilgisayar dergilerinden, saygın gazetelerin baş sayfalarına kadar her yerde her gün muhakkak akıllı sanal yaratık bebek ile ilgili bir yazı, inceleme ya da bir haber çıkıyordu. bebek tokyo üniversitesinin bilgisayar ağını göçertti, bebek new york borsasında görüldü, bebeğin annesi kim? bebek interneti yok edecek mi? ya da bebek fanatikleri yeni bir site daha açtılar, www.welovebaby.org. bebek bir kahraman olmuştu. Üzerinde 0 ve 1lerle oluşturulmuş bebek resmi olan bir tane baskılı t-shirt de oğlum almıştı. görünce gülümsedim ama o isyankar bir şekilde evde bir süre böyle dolaştı, gençlik işte. bebeğin verdiği zarar daha önce ki bilgisayar virüs salgınlarının çok ötesindeydi çünkü daha önce bahsettiğim nedenlerden deviremediği sistem yoktu. Öyle basit virüs koruma programları ile korunabilecek bir şey değildi. zaten akıllı sistem yöneticileri bebekle karşılaştıkları vakit çok kibar bir şekilde anne olmadıklarını söylüyorlardı. olur da bebek kendi sistemlerinin kaynaklarından bir kısmını kullanmak istediğinde hiç ses çıkarmadan bir kısım kaynağı bebeğe ayırıyorlardı çünkü ondan gerçekten çekiniyorlardı. sinirlenirse sistemi bozup gidiyordu. bir sistemi yeniden kurmak ise nereden baksanız uykusuz uzun geceler demekti. hele yedeğiniz yoksa, yandınız! bebeğin verebileceği tahribat onlar için öldürücü olabiliyordu çünkü gerçekten kindardı. uzman pedagogumuzun dediği gibi, bir bebeğin ahlaki değerleri yoktur. bunun yerine haraç yerine geçecek bir kısım sistem kaynağını verip bebeğe bulaşmamaya çalışıyorlardı. bir bebekle başa çıkılır mı? ayrıca hemen, hemen bir çok sistemde içeride beşinci kol görevi görebilecek bir nöron bulunuyordu. kendine çok güvenen akıllı sistem yöneticileri, dante in İnfernosundan fırlamış gibi duran firewall kurup, kendilerini güvende hissetseler bile içerideki bir nöron, bebek en aldığı talimatla ortalığı epey bir karıştırıyordu. haklıydılar. bebeğin gazabına uğrayıp tüm bir sistemi göçen sistem yöneticilerinin hikayeleriyle doluydu ortalık. hepsi olmasa da bu hikayelerin büyük bir çoğunluğu doğruydu. bu noktada artık bebeğe dur demek gerekiyordu çünkü artık internet için gerçekten tehlikeli olmaya başlamıştı. internet ile ilgili birkaç uluslararası kuruluşun, büyük yazılım üreticilerinin ve hükümetlerin ön ayak olması ile bir uluslararası ekip oluşturuldu. dalında ne kadar uzman varsa topladık. hepsi de en iyinin en iyisiydi. hatta olur da işer yarar diye bir pedagog bile almıştık. olur da bebekle konuşup onu ikna ederdi. yüz elli tane akıllı yetişkin, bir bebeğin peşindeydik. tek eksik eleman katı bir dadıydı. uluslararası internet güvenlik komisyonu gibi şaşalı bir adımız olsa da, aslında sadece iki görevimiz vardı. birincisi, bebeği bulup yok etmekti. bu en öncelikli ve acil olan görevimizdi. İkinci görevimiz ise, tabi eğer bulabilirsek tarihin bu ilk yapay zekasını incelemekti. ekibin koordinatörü ise bendim. yani patrondum. uzun masaların başında saatlerce nasıl bebeği yok edeceğimizi tartışırken aslında ben yapay zeka programının sonlandırılması demeyi tercih ediyorum, sonuçta bir bebek katili değilim her gün onlarca bebek vukuatı raporu geliyordu. bebeği durdurmak ya da yok etmek çok zor görünüyordu çünkü dediğim gibi bebek her yerdeydi. aslında o kadar yayılmıştı ki bebek eşittir internet diyebilirdiniz. bu mantığı kabul eden komisyon üyelerinden biri sanki evindeki televizyondan bahseder gibi interneti bir süreliğine kapayalım. böylece bebek de ölür deyivermişti. akla yakın ve basit gibi görünen bu teklif tabi ki reddedildi çünkü pratik olarak interneti kapamak imkansızdı. en başta senkronizasyon sorunu olacaktı. uzayda birisi kırmızı bayrak kaldırdığında dünyadaki herkes bilgisayarları kapatacak değildi. saat farkı devreye girecekti vs. ayrıca kapatılamayacak sistemler vardı. hayali olarak böyle bir şeyin yapıldığını düşünsek bile, interneti yeniden açtığımızda ! hiç ölmeyen korku film kahramanları gibi bebeği yine karşımızda göreceğimizden neredeyse emindim. hem de daha sinirli olarak ve intikam duygularıyla dolu. bir virüsten kurtulmak için bilgisayarı açıp kapamanız yetmezdi. bu parlak fikrin ! pek uygulanabilir olmadığını sonunda herkes kabul etti. bu noktada bebeğin bilincini oluşturan yapay nöronların bilgisayarlarda bulunup yok edilmesi fikri ortaya çıktı. virüs temizleme programlarına benzer programlar yazılıp internete salınabilirdi. bu yapay nöron avcıları, buldukları nöronları sileceklerdi. bütün nöronlar yok edildiğinde doğal olarak bebek de yok olacaktı. Çok akıllıca bir fikirdi. uygulanabilirliği vardı ve basitti. bu metotla birlikte nöronların birbiriyle olan iletişimi kesilirse sonuç tam ve kesin olacaktı. böyle umuyorduk... ama beklentilerimizin tersine olaylar hiç de umduğumuz gibi gerçekleşmedi. Öncelikle yapay nöronlar Şairin programcılık dehası sayesinde kendilerini çok iyi gizliyorlardı. virüslerin aksine, bilgisayarların hafızalarında kendilerini açığa çıkaracak belirgin bir imza bırakmıyorlardı. bazen elektrikten tasarruf etmek için kullanılan bir enerji koruma programı gibi görünüyorlar, bazen de bir hatırlatma programı gibi. bu yüzden onları bulmak çok zordu. yine de akıllı programcıların yazdığı nöron avcıları bebeğe biraz zarar verebilmişlerdi. bir milyon nöron avlamışlardı. tabi bu avcılar bazen kaş yapacağım diye göz çıkartabiliyorlardı. aptal virüs tarama programları gibi, nöron yok edeceğim diye tüm bir sistemi uçurabiliyordu. bu kurtarıcıların ! verdiği zararlar yüzünden kullanıcılardan öfkeli sesler çıkmaya başlamıştı. İşin daha da kötüsü, bebek durumu fark etti ve sinirlendi. bebek kendini oluşturan yapay nöronları yok etmek isteyen avcıları avlamaya başladı. avcılar nöronların peşinde, nöronların oluşturduğu bebek ise avcıların peşindeydi. tanrım ne şenlik. kedi fareyi kovalıyor, köpek de kedinin peşinden koşturuyordu. bebeği seven bir grup internet kullanıcısı ki sayıları hiç de azımsanmayacak kadar çoktu, ırakın bebek yaşasın sloganı ile bize karşı gelmeye başlamışlardı. elinde biberonla bir bebeği kovalayan adam karikatürleriyle bizle dalga geçiyorlardı. bir taraftan da bebeğin bir canlı sayılıp, sayılmayacağına dair bir tartışma başlamıştı. aklı evvel bir avukat, şöhret olacağım diye kendini bebeğin hukuki temsilcisi ilan etmiş kim atadıysa? ve bizi mahkemeye vermişti. bir bu eksikti! bu yan etkilerden dolayı, ırakın bebek yaşasın lobisi sesini alabildiğine yükseltmeye başlamıştı. hele o kadın dernekleri. beceriksizler olarak anılmaya başlamıştık ki haklıydılar. bir başka parlak fikir olan nöronlar arası iletişimi kesme girişimimizde ayrı bir hezimetti. internette dolanan ip paketleri tehlikeli malzeme taşıyıp taşımadıklarını anlamak için ana omurgalarda durdurulup tek, tek aranıyordu !. ip paketleri kontrol edilmek üzere bekletiliyordu ve bu yüzden internet her yerde inanılmaz derecede yavaşlamıştı. bu saldırılarımız, zaten derin bir anne hasreti çekmekte olan mutsuz bebeği iyice çıldırtmıştı. artık saldıracağı sistemleri seçerken çok düşünmüyordu ve intikamı alabildiğine acımasızdı. boom! bütün bu gürültü patırtı devam ederken, bir taraftan anneyi arama çabalarımız çok yoğun bir şekilde devam ediyordu. türkiyedeki yazılımcılara ait bir tartışma listesinde yapılan bebek tartışması sırasında Şairin tespitlerinin hep tuttuğunu gören bir yazılımcı Şairi bize ihbar etmişti. her ihbarı değerlendirdiğimiz için tabi ki bu ihbar da işleme konulup, incelenmişti. evet doğruydu. Şair bebeği çok iyi tanıyordu, mükemmel bir programcıydı ve öngörüleri tam tutuyordu. İhbarı değerlendiren görevli durumu bir raporla bana bildirdi. zaten ilk rava maili türkçe yazılmış olduğu için bir gözümüz hep türkiye üzerindeydi. Şair ile ilk o zaman tanıştım. tabi yüz yüze bir tanışma değildi bu. sadece raporda verilen kısa özgeçmişi ve hüzünlü bakışı olan fotoğraflarını görebilmiştim. raporun ikinci kez okuduktan sonra camdan dışarı baktığımda anlamıştım, içimden bir ses işte sonunda anne karşında diyordu. onunla bir an önce tanışmak istiyordum. açıkçası ona karşı hem öfkeliydim hem de kendime itiraf etmekte zorlansam da, büyük bir hayranlık duyuyordum. hemen türk yetkililerle temasa geçip Şairin evindeki ve işyerindeki bilgisayarına bir göz atmalarını istedim. ben de bu arada İstanbula giden bir uçakta yerimi çoktan ayırtmıştım. onunla yüz yüze konuşmam gerekiyordu. biliyordum, o anneydi. İstanbul çok güzel bir şehirdi ama ne yaptıysalar yaşanılması çok zor bir yer olmuştu. ve türkiyede tek tanıdığım kişi mehmet emin arida ankaradaydı. onunla görüşmeyi çok isterdim ama vaktim yoktu. sadece arayıp bir merhaba dedim. eski dosttan sevgilerle... benim gelişimden önce Şair bir süreliğine göz altına alınmıştı ama ortada onu suçlayacak en ufak kanıt olmadığı için serbest bırakılmıştı. aslında amacım biraz gözünü korkutmaktı. onunla görüşmeden önce biraz kıvama gelmesini istiyordum. Önceden haber vermeden Şairin işyerine gittim. kapıdaki sekreter İngilizce bilmiyordu ama konuşmaları duyan biri kafasını kapıdan uzatmıştı, bu Şairdi. gülümseyerek bana baktı ve düzgün bir İngilizce ile uyurun, içeride odamda konuşalım dedi. kendimi tanıttım. sakin bir gülümseme ile beni dinledi ve sizi tanıyorum dedi. oldukça sakin görünüyordu, poliste geçirdiği iki gün onu hiç etkilememişe benziyordu. onu tehdit etmek işe yaramayacaktı. ebek için geldim dedim. bir süre bana baktı ve sadece size ne ikram edebilirim dedi. hamlesini yapmıştı. ir kahve, sütsüz ve şekersiz dedim. bir süre kahvenin gelmesini bekledik. sanırım bir sonraki hamlesini düşünüyordu. tabi ki bende. kahveler gelince, teneke kutulardaki sarma sigaralardan ikram etti. türkler gerçekten çok misafirperverdiler. ben içmeyince kendi bir tane yaktı. sanırım bir sonraki hamleyi yapmamı bekliyordu. anne in siz olduğunu biliyorum. bundan eminim, sizin de bildiğiniz gibi ispatlayamam ama dedim ve durdum. sigarasından derin bir nefes aldı. ceketinin sol üst cebindeki beyaz mendil ile çok demode bir görüntüsü vardı aslında. hala böyle ceket giyen insanlar var mıydı? sessizce beni dinliyordu. ama? ama artık bu işe bir son vermelisiniz. onu sadece siz durdurabilirsiniz. onu yaratırken amacınızı aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. tamam başardınız fakat artık o bir canavar haline geldi, bir, bir şey gibi... frankestein evet frankestein gibi bir süre yine sustuk ve kahveleri içtik. size teklifim şu, açık ve net! onu durdurun ve yok edin, ben de sizin isminizi ve yaptıklarınızı unutayım yoksa... yoksa?! ir çok şey sizin için çekilmez hale gelir, anne olduğunuza dair söylentiler ortalıkta dolaşır, işiniz tehlikeye girer, sürekli izlenirsiniz vs. vs. u bir tehdit mi? işin bu noktaya varmasını istemiyorum. olayların nasıl gelişeceği tamamen size bağlı ama açıkçası gereken neyse onu yaparım anlıyorum dedi. düşünmeniz için size sekiz saat süre, işte telefonum. kahve için teşekkürler dedim ve kalktım. eğer rakibinizi sıkıştırmanız gerekiyorsa, bir sonraki hamle için ona az süre tanımak gerekir. zamanın baskısı onu en korunaklı hamleye yöneltir. misafirperver bir türk olarak kapıya kadar bana eşlik etti. el sıkışıp ayrıldık, biliyorum arayacaktı. otel odamda, bebeğin yeni yaramazlıklarına dair dehşetli şeyleri okurken en son japon borsasını karıştırıyordu ve atom bombasından sonraki en büyük felaket olarak anılıyordu telefonum çaldı. arayan Şairdi. iraz İstanbulu gezmeye ne dersiniz? dedi. abi dedim güzel bir şehir. o halde yarım saat sonra sizi otelinizden alayım deyip telefonu kapattı. yarım saat sonra Şairin arabasında gidiyorduk. ereye gidiyoruz dedim. ilmeden yaptığım bir hatayı düzeltmeye, bilirsiniz programlar hep sorun çıkartır ve onları ne kadar düzgün yazsanız da her zaman bir hata çıkar. iliyorum dedim. zaten bill mates de böyle zengin oldu, hatalarını düzelten yeni hatalar satarak. ah evet, bill mates deyip gülümsedi ve dikiz aynasından şöyle bir geriye baktı. Şair durgundu ama yine de esprime gülecek nezaketi gösterdi. epey bir gittikten sonra bir yerde durduk. kapısında internet cafe yazan bir yere girdik. İçeride çoğu gençlerden oluşma bir kalabalık heyecanla oğlumun da çok sevdiği counter strike oyununu oynuyorlar, bir kısmı ise ekranlarına gömülmüş ucuz porno sitelerindeki çıplak kadın resimlerine bakıyorlardı. Şair büyük bir masada oturan delikanlıya türkçe bir şeyler söyledi. Şaşkın delikanlı ayağa kalkıp bize bir bilgisayarı gösterdi. oturduk. bilgisayardaki sohbet programlarından birini çalıştırdı, nick olarak anne yazdı ve bir irc sunucusuna bağlandı. daha sonra /notify bebek yazdı ve bir sigara yaktı. hiçbir odaya girmeden kök dizinde öylece bekliyorduk. bize yer gösteren delikanlının getirdiği çayları içip ekrana bakıyordu. ne o ne de ben konuşmuyorduk. İkimiz de ekrana kilitlenmiş bir şekilde bakıyorduk. neredeyse bir saat boyunca baktık, durduk. ben ümidimi kesmeye başlamıştım. daha doğrusu sıkılmıştım. bu arada Şair sekizinci sigarasını yakmıştı. bu türkler ne çok sigara içiyordu böyle! can sıkıntısından etraftaki gençlerin heyecanlı oyunlarına bakarken, Şair geldi dedi. hemen ekrana baktım. altta user bebek is online kullanıcı bebek şu anda hatta yazıyordu. İkimiz de sandalyelerimizden doğrulduk. Şair hızlı el hareketleriyle klavyeden bir şeyler girdi. yeni bir pencere açıldı, altta bebek yazıyordu. - bebek : anne sen - anne : evet benim bebek - bebek : anne göstersin - anne : anne gösterecek, bebek dinlesin - bebek : bebek dinliyor - anne : bir bebeğin adımları bir adım ötesi imkansızlık iki adım ötesi yaşam... içindeki gizli denizlerden bir ses gelir " ayağa kalk! " , tekrar, tekrar ve tekrar bir adım ötesi imkansızlık iki adım ötesi umut, elin kadar küçük yüreğinde çeliği büken bir irade, içinde bir istek var olmanın sevinci - bebek : annen kucağını açmış iki adım ötede, içinden bir çığlık kopar ve bir adımda geçersin imkansızlığı ikinci adımda annenin gülen yüzü. - anne : evet bebek - bebek : bebek anneyi buldu bebek anneyi seviyor çok - anne : anne de bebeği seviyor bebek annenin dediklerini yapacak. - bebek : bebek annenin dediklerini yapacak - anne : bebek uyuyacak ve uyanmayacak - bebek : bebek uyuyacak ve uyanmayacak bebek anneyi seviyor çok - anne : anne bebeği seviyor. - bebek : bebek uyuyacak - bebek : anne - bebek : anne ekranda user bebek logget out yazdı kullanıcı bebek hattan ayrıldı. ben ve Şair öylece tekrar ekrana uzun süre baktık. Şairin gözleri yaşlanmıştı, ağlıyordu. neden sonra bana döndü ve sanırım hiçbir zaman bir anne olmayı anlayamayacağız dedi. sonra da bilgisayarı kapattı. gülümsedim. ama buruk bir gülümsemeydi bu. ayağa kalktık. Şair, bize hala şaşkınlıkla bakan delikanlının önüne para bıraktı ve çıktık. yolda hiç konuşmadık. gözleri nemli değildi artık ama üzüntüsü her halinden belliydi. İşin garip tarafı görevimi başarmış olmama rağmen ben de mahzunlaşmıştım. sözümde duracağım ama sizinle tekrar görüşmek isterim dedim. Şair buruk bir gülümsemeyle bana bakıp, abi memnun olurum, biz türkler misafir severiz dedi ve gitti. bir daha onu hiç görmedim. merkeze ve türk güvenlik güçlerine ihbarın asılsız olduğunu, Şairi çekemeyen bir başka programcının iftira attığı düşüncesinde olduğumu söyledim. türkler buna hemen inandılar çünkü aralarında bebeği yazacak yetenekte birinin bulunabileceğine zaten inanmıyorlardı. tuhaf bir psikolojileri var, aralarından biri nobel kazansa yurttaşlıktan çıkarırlardı sanırım. merkez ise raporumu biraz kuşkuyla ve ihtiyatla karşılasa bile patronlarına yani bana açıkça karşı çıkmaya cesaret edemediler. neydi o altın kural, patron her zaman haklıdır, haklı olmadığı durumlarda birinci kural geçerlidir. İstanbulda geçirdiğim o ilginç geceden sonra bir daha bebek vukuatı olmadı. bebek, anne in sözünü dinleyip bir daha uyanmamak üzere uyudu. bebeğin yok olması da, ortaya çıkması gibi bir çok efsane ve komplo teorisi yarattı. afganistan da bir mağarada bulunan bir sunucuda yaşayan bebek, uzun menzilli füzelerle ! imha edilmişti. amerika her tür terörizmle savaşıyordu, sanal bile olsa. başkaları ise, bebeği bulup yok edecek bir dadı programının yazıldığını ve bunun bebeği ıslah ettiğini yazdı. bebek belki ilkokula bile başlamıştı. en komiği ise, bebeğin sorumsuz annesini bulup, onu ve kendisini imha ettiğini ortaya attılar. daha neler, neler... bebeğin bulabildiğimiz kalıntılarını incelediğimizde hiçbir şeyle karşılaşmadık. en çok şiirin ve dolayısıyla Şairin ortaya çıkmasından korkuyordum ama kimse bir şey bulamadı. bütün nöronlar uykuya dalmıştı. bilinçsizce sistemlerde yaşamaya çalışan birkaç tane nöron bulduk. ama bütün artık ortada yoktu, bölük pörçük parçalar vardı sadece. artık bebek gündemde değil. bir çok üniversitede ve araştırma merkezinde yüzlerce araştırmacı hala olayları inceliyorlar. nasıl akıllandı? sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlar. bebeği çözebildikleri takdirde beynin evrimini de açıklayabileceklerini düşünüyorlar. tuhaf ama bunu anne bile bilemedikten sonra onlar nasıl bilebilecekler ki? bebek öldü ya da uyudu, artık ne derseniz deyin. bunun mutlu bir son olup olmadığını hala düşünüyorum. bir bilinci ve duyguları vardı ama bir canlı mıydı? karıma bakılırsa canlıydı ve ben büyük bir günah işlemiştim. bir süre benimle konuşmadı bile. ah! kadınlar. komisyon üyeleri ve yardımcılarıma kalırsa bebek canlı değildi. sadece sıfır ve birlerden oluşma büyükçe bir programdı. bunu karıma söylediğimde, kızgınlıkla yüzüme bakıp, ona kalırsa biz de sadece protein ve sudan oluşma kütleleriz dedi. bence her iki tarafta bebek hakkında doğruyu söylüyordu. benim fikrime sorarsanız, hala kararsızım. bu konuyu düşündükçe aklıma gelen ilk şey hep Şairin gözyaşları oluyor... Ulaş oğlu,….Bay indir Han’ın damadı, Salur Kazan ve adamları uzak yerlere ava gitmek için yurtlarından ayrılmışlardı. Casuslar, azılı eşkıya Şökli Melik’e haber verdiler. Şökli Melik Salur Kazan Han’ın otağına baskın yapıp oğlu ve adamlarını esir aldılar.. Kızları koynuna aldılar. Ne varsa yediler, içtiler, yaktılar, yıktılar. Salur Kazan Han’ın tüm bu olanlardan haberi yoktu. Şökli Melik ve adamları yaptıkları tüm kötülüklerle yetinmeyip, Kazan Han’ın başında çobanlan olan sürüsünü de yok etmek için saldırdılar. Lâkin çoban yiğit ve akıllı idi. İki kardeşi ile bütün tertibi almış idi. Sapanı ile bütün saldırganların çoğunu telef etti. Bu arada kendi kardeşleri de şehit olmuştu…. Salur Kazan Han, o gece rüyasında bir karabasan gördü. Kara kuduz kurtlar, kara kargalar hep hanesine saldırıyorlardı. İçi rahat etmedi. Adamlarını av yerinde bırakıp, atına atlayıp, üç gün yol sürüp, obasına vardı. Durumu görünce, kanlı gözyaşları döktü. Sonra da kâfirlerin peşine düştü. Bu arada Şökli Melik, adamları ile yiyip içip, eğleniyordu. “Salur Han’ın hanımı gelsin, bize içki sunsun” dediler. Kırk esir kıza sordular: “Burla Hanım hanginiz?” Hepsi birden “benim” diye karşılık verince, bulamadılar. Bu sefer oğlu Uruz’u kesip, etini kadınlara yedirmeyi, kim yemezse onun anası olduğunu bulabileceklerini söyleyerek, işe giriştiler. Burla Hanım, bunu duydu, gelip oğluna danıştı. Oğlu, “Ne sen söyledin, ne ben duydum, babamın namusu, benim canımdan daha önemlidir,” dedi….Uruz’u öldürmeye geldiler. Tam bu sırada, Salur Kazan ve Karaca Çoban, Şökli Melik’in otağına varmışlardı. Salur Kazan Han, Şökli Melik’e seslenerek, “Bütün aldıkların senin olsun, bana anamı ver” deyince, Şökli Melik, “ananı kara papaza vereceğim” cevabını verdi. Bu esnada, Salur Kazan Han’ın kardeşi Kara Göne, Deli Dündar, Kara Budak, Hemid, Şer Şemseddin, Boz Aygırlı Beyrek, Bay Yiğenek… ve nice yiğitler yetiştiler. Yalın kılıç düşmana giriştiler. On iki bin kâfir kılıçtan geçirildi. Beş yüz Oğuz yiğidi şehit oldu. Salur Kazan Han, bütün sevdiklerine kavuştu… Dedem Korkut geldi, görelim ne söyledi: “Hayır dua edeyim Han’ım. Karlı kara dağların yıkılmasın, gölgeli kaba ağaçların kesilmesin, güzel suyun kurumasın, her şeye gücü yeten Tanrı, seni mert olmayana muhtaç etmesin, ak boz atım sendeletmesin, işlettiğinde kara çelik öz kılıcın körelmesin, dürtüşürken ala mızrağın kırılmasın, ak sakallı babanın yeri cennet olsun, ak saçlı ananın yeri cennet olsun, sonunda tertemiz imandan ayırmasın, âmin diyenler Tanrı’nın ak yüzünü görsün, ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun: Tanrı’nın verdiği umudun kırılmasın, derleyip toplasın, günahınızı adı güzel Muhammed Mustafa yüzü suyuna bağışlasın Han’ım hey!” Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Boyu: Hanlar, oğulları ile birlikte Bayındır Han’ın otağında toplanmışlardı. Bunu gören Kam Püre ağladı. Niye ağladığı sorulunca da, “Bir oğlum yok ki soyumu devam ettirsin, Han’ıma hizmet etsin, bunun için ağlıyorum.” Bütün Hanlar, Kam Püre için dua ettiler. Kam Püre’nin bir oğlu oldu. Bu sırada Bay Piçen’in de bir kızı oldu. Oğlanı ve kızı beşik kertmesi yaptılar. Kam Püre’nin oğlu, büyüdü on beş yaşında güzel bir delikanlı oldu. Adını alma zamanı gelmişti. Bezirganların kervanını çapulcular soymuş, bezirganbaşı canını zor kurtarmıştı. Bezirgan başı vara vara, Kam Püre oğlunun çadırının olduğu yere kadar geldi. Durumu anlattı. Oğlan, yanına Bezirganbaşını katıp, eşkiyalann peşine düştü. Bir yerde onları eğlenirken yakaladı. Daldı ortalarına. Hepsini çil yavrusu gibi dağıttı. Bütün mallan kurtardı. Bezirganbaşı ondan ne isterse almasını isteyince bir boz aygır, bir gürz ve bir yay seçti. Bezirganbaşı onları, Karn Püre Hanın oğluna getirdiklerini söyledi. Oğlan sesini çıkarmadı vardı babasının yanma. Bezirganbaşı ve adamları geldiler. Oğlanı Kam Püre’nin yanında görünce çok şaşırdılar, varıp önce onun elini öptüler. Kam Püre bu İşe çok kızdı. Lakin, olanları anlayınca çok sevindi. Oğluna ad koyma zamanı gelmişti. Bütün beyler toplandılar. Dedem Korkut geldi, boy boyladı, soy soyladı, “Adını Bamsı Beyrek koyalım” dedi. Hep beraber dualar edildi. Bütün Beyler ve Bamsı Beyrek, bir gün ava çıkmışlardı. Bir Alageyiği kovalayan Bamsı Beyrek, bir kırmızı çadır gördü. “Bu kimindir?” diye merak etti. Banu Çiçek, “Ne arıyorsun?” diye sordu. “Beşik kertmem Banu Çiçek’i arıyorum” deyince, “Ben onun âadı-sıyım yarışta, ok atmada ve güreşte beni yenersen ancak onu görebilirsin” dedi. Kabul etti. Bamsı Beyrek kızı yendi. Kız dedi ki “Banu Çiçek benim.” Oğlan parmağındaki yüzüğü çıkarıp, kızın parmağına takarak nişanı yaptı. Sonra vardı babasının otağına olanları anlattı. Lakin, kızın abisi Deli Karçar, kardeşini isteyeni öldürmekle ün yapmıştı. Bu işe bir çare düşündüler. Dedem Korkut’u bu işi çözmesi için görevlendirdiler. Dedem Korkut yollara düştü. Vara vara, Deli Karçar’m yol üstündeki otağına geldi. Dileğini söyledi. Deli Karçar çok kızdı. Kılıcını çıkarıp Dedem Korkut’a vurmak için kaldırdı. Dedem Korkut “Elin kurusun” diye beddua edince, eli kurudu. Bu sefer Dedem Korkut’a yalvar yakar oldu. Dedem Korkut, dua etti eli eski haline döndü…Bu sefer de Deli Karçar, kızı vermek için bin at, bin deve, bin koç, bin kulaksız köpek, bin pire istedi. Dedem Korkut geldi, Kan Püre’ye söyledi. Hepsini tamam ettiler. Dedem Korkut bunları alıp, Deli Karçar’m yanma vardı. Deli Karçar’a oyun edip, pirelerin içine koydu. Deli Karçar, yalvar yakar olunca, onu saldı. Uzatmayalım, düğün oldu. Ancak, gece yarısı, Bamsı Beyrek uykuda iken, Banu Çiçek’te gözü olan Bayburt Hisarı Beyi saldırıp, Bamsı Beyrek ile otuz dokuz yoldaşını esir aldı. Han Beyrek, Deli Dündar, bütün Oğuz Beyleri karalar bağladılar. Bunu işiten, bütün eş, dost, yaran hep karalar giydiler…Bamsı Beyrek’in izi bir türlü bulunamadı…Aradan on altı yıl geçti.. Yalancı Yartaçuk, Bamsı Beyrek’in kendisine hediye ettiği gömleği, kana bulayıp, babasına götürdü. Onları, oğullarının öldüğüne İnandırdı. Arkasından Banu Çiçek ile evlendi…. Bir gün, Bamsı Beyrek’in babasından öğütlü olan bezirgan-;Iar, Bayburt Hisarı’na uğradılar. Baktılar ki, şölen var. Bamsı Beyrek’e de kopuz çaldırıyorlardı. Bamsı Beyrek, bezirganları tanıdı. Onlarla şair dilinde konuşarak, bütün sevdiklerinin sağ olduğunu, Banu Çiçek’in ise Yalancı Yartaçuk ile sözlendiğini Öğrendi. Hem kendisi, hem de otuz dokuz yoldaşı ağlaya ağlaya bir hal oldular. Bayburt Hisan’nın, Bamsı Beyrek’e aşık olan kızı olanları öğrenince, Bamsı Beyrek’in kaçmasına yardım etti. Yolda atını bulup bindi. Tam da, Banu Çiçek ile Yartaçuk’un düğün şöleni olurken, yurduna vardı. Fakir bir aşık kılığında idi. Kızlar, acıyıp karnını doyurdular. Kılığı düzelsin diye verdikleri Bamsı Beyrek’in kaftanını, aşık giyince hemen tanır oldular. Bamsı Beyrek, kaftanı giymekten vazgeçti. Eski elbiselerle düğünün içine girdi. Ok atışıyorlardı. Aldı Yartaçuk’un yayını, bir çekmede parça parça etti. Bamsı Beyrek’in yayı ile okunu getirdiler. Bir atışta yüzüğü parçaladı. Bütün Oğuz Beyleri buna sevinip, gülüştüler. Oğuz Hanı “Dile benden ne dilersen” diye buyurdu. “Karnımı doyurmak isterim” dedi. Han dedi ki: “Bir günlük beyliğim, onun ol? sun.” Öyle oldu. Bamsı Beyrek, yemek yedi, sonra sofraları, kazanları tekmeledi. Ardından kızların yanına gitti. Orda oyunlar oynandı en sonunda, Banu Çiçek Bamsı Beyrek’i tanıdı. Babasına koşup müjdeyi verdiler. Gözleri kör olmuştu. “Parmağını kanatsın, gözüme sürsün, oğlum ise gözüm açılır” dedi. Öyle yaptılar, gözleri açıldı. Yartaçuk bunu haber alınca kaçtı. Bamsı Beyrek peşine düştü, yakaladı. Aman dileyince bıraktı. Yiğitleri ile birlikte Bayburt Hisarı’na yollandılar. Cümle Oğuz Beyleri ardından devam ettiler. Yaman savaş oldu. Bayburt Hisarı zapt edildi… Beyrek, Bayburt Hisan’nın kızını aldı, gelin getirdi. Kırk gün kırk gece düğün yaptılar. Dedem Korkut geldi. “Bu Oğuz Destanı Bamsı Beyrek’in olsun” dedi.
Italya muhabiri Muhtara bildiriyor: -Italyanlar Fatih Terime kurtarici anlaminda Salvatore diyorlar... -Yani O a kurtarici diyorlar, öyle mi? -Evet. Salvatore diyorlar... ..Ve Muhtar, her zaman anlama zorlugu çeken biz izleyicilere olayi açiklar: -Gördügünüz gibi sayin seyirciler... Italyanlar Fatih Terime kurtarici anlaminda Matador diyorlar... --------------------------------------------- Muhtar, cinsel tacizle suçlanan okul müdürüne sunlari söyler: -Sen benim sözümü kestigine göre kimbilir daha neler yapmissindir! --------------------------------------------- Harika Avci kürtaj yaptirir. Muhtar sorar: -Peki simdi bebek nerde? --------------------------------------------- Adam karisini bogarak öldürmüstür. Muhtarin ilk sözü: -Efenim basiniz sagolsun... --------------------------------------------- Muhtar bazen anlamakta zorlanir: -Dogustan kör oldugunuzu anladim da beyfendi, küçükken de gözleriniz görmüyor muydu onu soruyorum? --------------------------------------------- Muhtar cenaze haberi verir: -Sali günü kilinacak Cuma namazindan sonra defnedilecek cenaze... --------------------------------------------- Alparslan Türkesin cenaze töreni. Muhtar anlatir: - Cenaze töreninde sayilari onbinin üzerinde yedibin güvenlik görevlisi vardi... --------------------------------------------- Kiz tecavüze ugramistir. Muhtar kizin duygularini ögrenmek ister: -Ne yaptilar? O an nasil hissettiniz? --------------------------------------------- Dagcilar donmak üzereyken kurtarilmistir ve Muhtar oldukça kisa bir soru sorar: -Soguk muydu? --------------------------------------------- Muhtar, mazluma akil verir: -Peki siz sormadiniz mi sünnetçiye neden hepsini kestiniz diye? --------------------------------------------- Kadin biçaklanmistir. Muhtar canli yayinda gerçeklerin pesindedir: -Sizi öldürebildi mi efenim? --------------------------------------------- Bir yüzücü 350 tonluk bir gemiyi çekmistir. Muhtar sorar: - Nasil çekiyorsunuz gemiyi? - Inanç meselesi. Içinizde bunu hissetmeniz gerekir. - Neyi hissetmem gerekir? Gemiyi mi? hanım yatan yavrusuna baktı bir kez daha.Belki de bu onu son seyredişi,son görüşüydü.Hayatta en çok değer verdiği,çok fazla önemsediği,hatta onun için herkesi kırıp, öz oğlunu Yavuzunu bile hiçe saydığı,geleceğinin teminatı gözüyle baktığı küçük oğlu Fatih’ti bu köhne hastanede yatan.Yaşlı gözleri ağlamaktan kızarmış,titrek ellerini kaldırarak dua ediyordu Yaradanına.Aslında hiç yüzü yoktu dua etmeye.Yaptığı adaletsizliği,haksızlığı,tüm insanların onları uyarmalarına rağmen dikkate almamalarının hesabını nasıl verecekti Rabbine?Ne kadar dua da etse,tövbe de etse yinede telafi edemezdi hatasını.Ya büyük oğlu Yavuz.Onun yüzüne her baktığında,her yanına gelip halini hatırını sorduğunda yerin dibine giriyor,utançtan bakamıyordu yüzüne.Her yemekte kendinden önce anne ve babasının yemeğiyle ilgilenen bir zamanlar hiçe saydıkları oğullarına nasıl affettireceklerdi kendilerini? Hiçbir şey olmamış gibi nasıl davranacaklardı? Onun yüzüne her baktığında hatasını düşünüyor,keşkeler zihninde dönüp duruyordu sürekli.Gelecekte keşke dememek için yaptığımız her davranışı,söylediğimiz her sözü düşünerek söylenmesi gerektiğini anlamıştı ama geç kalmıştı biraz.Yavuzun sürekli kullandığı bir söz geldi aklına. ‘Söz ağızdan çıkmadan biz ona hükmederiz.Ama ağzımızdan çıktığı anda o bize hükmeder’ Aslında geçmişimiz geleceğimizi yönlendirir. Evet böyle derdi Yavuz.Neye yatırım yaparsak günü geldiğinde o bizi karşılar.Bu dünyada da Ahirette de.Geçmişimiz bir nevi geleceğimizin aynasıdır aslında.Fatma hanım bunları düşündükçe utancı daha fazla artıyor pişmanlığını ifade edece söz bulamıyordu.Çok geç kalmıştı,hem de fazlasıyla.Geçmişi bir bir geldi gözünün önüne.Buruşmuş göz kapakları kapanmış,yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını düşünmeye koyuldu. İstanbul’un köhne bir ilçesinde gecekonduda iki oğlu ve kocasıyla yaşam mücadelesi veren sıradan bir kadındı o.Sıradan bir Anne yani.Onu diğer annelerden ayıran tek farkı ise şimdi ayırt edebiliyordu.Onun pişmanlığı da bu yüzden di zaten.Akşam geç vakte kadar çalışan kocası,büyük oğlu Yavuz,küçük oğlu Fatih.İki oğlundan en çok Fatihi seviyordu.Çünkü o, hasta olduğu için sürekli korunmaya muhtaç bir haldeydi.Ağabeyi Yavuz sağlıklı ve işinde gücündeydi. Fatma hanım yatmakta olan oğlunu baştan aşağı süzdü.Bebeklik hali geldi gözünün önüne.O doğduğunda da çelimsizdi.Hastalığı daha doğduğu yıllarda başlamıştı.Onun hastalığı ile uğraşırlarken Yavuz ilk okula gidiyor gayet sağlıklı bir şekilde devam ediyordu yaşamına.Fatih’le hastanelerde koştururken Yavuz okuldan eve döndüğü zaman genelde anne ve babasını evde bulamıyor onlar gelene kadar dış kapıda bekliyordu ailesini.Çoğu zaman açlıktan ve soğuktan üşüyen minicik ellerini zor çıkan nefesiyle ısıtmaya çalışıyor, aç olan midesine bastırarak başka şeyler düşünmeye çalışıyordu.İleriden anne ve babasını hasta kardeşiyle beraber geldiklerini görünce dünyalar onun oluyordu.Koşarak annesinin sıcaklığını duyabilmek için bacaklarına sarılıyor ve her defasında da sinirli annesinin onu ayağıyla itmesiyle zoraki uzaklaştırılıyordu.Evlerine girer girmez annesi söylenmeye başlıyordu bıkıp usanmadan. - Yinemi üstünü başını kirlettin.Sen ne biçim bir insansın anlamadım ki? Biz hasta kardeşinle uğraşıyoruz sen bize yardım edeceğine daha fazla yoruyorsun. Yavuz korkudan bir köşeye siniyor açlığını bile annesine söylemeye cesaret edemiyordu.Akmaması için zor tuttuğu gözyaşlarını içine akıtarak annesinin kardeşine şefkatle sarılıp - Ne yemek istersin yavrum.Canın ne istiyorsa söyle onu pişireyim.Aslan yavrum benin.İyileşecek ve bize o bakacak.Bizim onu taşıdığımız gibi o da bizi sırtında taşıyacak diyerek yanağına sıcacık bir öpücük kondurmasını seyrederdi çoğu zaman.Kardeşini o da çok seviyordu ama anne ve babası sanki kardeşinin hastalığının intikamını ondan alıyormuş casına kötü davranmalarına bir anlam veremiyor,kardeşine her yaklaştığında annesinin hışımla parmağını ona doğru sallayarak - Sakına çocuğu ağlatma yoksa seni pişman ederim. Sözlerinden sonra içten içe kardeşine de kızıyordu. Annesi yemek hazırlarken oda kırık dökük bir oyuncak arabayla oynamaya başladı.Çocuk aklı en ufacık bir şeyle avunuyor,en ufacık bir şey onu mutlu edebiliyordu.Babası da televizyonda haberleri dinlemeye koyulmuştu.Kardeşi yattığı yerden ona bakıp arabasını istedi.Yavuz: - Olmaz o benim arabam. - Ver dedim arabayı bak anneme söylerim. - Az ben oynayayım sonra sana vereyim tamam mı kardeşim demesiyle kardeşinin çığlığıyla irkildi. - Anne abim arabayı bana vermiyor. Anne koşar adımlarla gelerek bir yandan söyleniyor bir yandan da Yavuzun elindeki arabayı hızla çekti.Hem acıyan eli, hem de arabasının gittiği için Yavuz da ağlamaya başlamıştı ki oturan babası öfkeden kıpkırmızı olmuş vaziyette Yavuza tekme tokat vurmaya başladı.Tekmelerin bir biri ardına suratında ve tüm vücudunda patladığından Yavuz minik elleriyle yüzünü saklamaya çalışırken bir yandan da yalvarıyordu. - Babacığım ne olur yapma sonra çok acıyor.Anne ne olur kurtar beni söz veriyorum bir daha kardeşimi hiç üzmeyeceğim.Oyuncaklarımın hepsini ona vereceğim.Ne olur babacığım yapma ne olur! Babanın gözü dönmüş hasta olan çocuğunun intikamını alırcasına yerde zavallı bir şekilde yatan minik bedeni tekmelemeye devam ediyor onun haykırışlarını hiç duymuyordu bile.Anne hissiz sadece seyrediyor Fatihe sarılmış öylece bakıyordu.Taki baba Yavuzu duvara savurup kafasından kan gelene kadar.Yavuzun artık takati kalmamış yalvaramıyordu bile.Bu sesler ve bağırışmalar oturdukları gecekondunun dışına taşmış komşular toplanmıştı bile.Zaten alışıklardı bu duruma.Bu ne ilkti ne de son.Yan komşularından Hatice ana yaşlı haliyle koşarak girdi içeriye yerde yarı baygın kanlar içinde yatan minik yavruya bakıp, söylenmeye başladı; - Siz insan olamazsınız.Ne istediniz yine bu yavrudan? Bu kaçıncı? Korkarım bir gün öldüreceksiniz bu yavruyu. Hiç mi Allah korkusu,Anne baba sevgisi,hiç mi merhamet yok siz de? Bir yandan söyleniyor diğer yandan eline geçirdiği bir bez parçasıyla pansuman yapıyordu.Ama kanamayı bir türlü durduramayınca Yavuzu yaşlı haline bakmadan kucaklayarak dışarı çıkardı.Kapının önünde ki merakla olayı seyredenlere bağırarak; - Görmüyor musunuz çocuk kötü durumda ambulansı çağırın hadii! Baba içeriden hala söylenmeye devam ediyordu. - Oda Fatihi ağlatmasaydı.O hasta bilmiyor mu? Kendi sağlıklı diye bu çocuğu niye ağlatıyor? Fatih kendini koruyamıyor onun yerine ben korurum oğlumu. Fatma hanım hala Fatih’e sarılmış başını okşuyordu oğlunun.Oysa diğer oğlu yarı baygın Anne Anne diye mırıldanıyordu. Hatice ana gözyaşları içinde bir yandan dua ediyor diğer yandan da Yavuz’un yaralı vücudunu okşuyordu.Her kafadan bir ses çıkıyordu. - Hastaneye gerek yok aslında çocuk bu toparlar kendini - Nerde kaldı bu ambulans? - Neden dövmüşler yine bu çocuğu? En sonunda öldürecekler bu biçareyi. - Bunlarda insaf yok canım.Hiç insan kendi evladına bunu yapar mı? Zavallı çocuğun haline bak.Vicdansız bunlar vallahi vicdansız. - Öz değildir belki de ne biliyoruz ki? Bak diğerine yapmıyor. - Öz canım ben biliyorum.Senelerdir komşuyuz.Ama Fatih’i hasta ,Yavuz da sağlıklı ya sanki onun intikamını alıyorlar bu zavallıdan. - Bu çocuk ne yapsın canım? Bumu hasta yaptı diğer evlatlarını? Kaç senedir komşularıyım bu çocuğa bir kere sarıldıklarını görmedim ikisinin de.Ama Fatih’i şımartıyorlar.Oda gün gelir başlarına bela olur.Belli mi olur hayat bu belki de dövdükleri bu zavallıya muhtaç kalırlar.Diğeri hasta diye tepelerine çıkarıyorlar.Ya bu çocuk sakat kalsa şimdi ne olacak? Hatice ana konuşanlara sinirli bir şekilde bakıp söylenmeye başladı; - Bırakın dedikoduyu telefon açın da çabuk gelsin şu ambulans. Hatice ana şefkatle baktı gözleri yarı aralanmış bitkin bedene.Çok kısık bir şekilde hala mırıldanıyordu. - Anne beni kurtar.Anneciğim çok canım acıyor.Baba ne olur yapma.Bunları duydukça Hatice ananın gözyaşları kucağındaki yaralı bedene doğru akmaya başladı.Aradan birkaç dakika geçmişti ki ambulansın sireni acı acı çalarak yanlarına kadar gelmişti.Görevliler araçtan hızla inip yerde kanlar içerisinde yatan Yavuzu sedyeyle ambulansa bindirerek yine aynı acı sesle uzaklaştılar oradan.Yavuz’un yanında ne kurtarması için hala yalvardığı Annesi vardı,ne de onu bu hale gelene kadar döven babası. Hiç biri yoktu yanında. Onu defalarca bu şekilde dayaktan kurtaran Hatice ana vardı yanında.Yaşlı kadının eli minik,ürkek ve titreyen eli kavramış ona güç veriyordu. - Tamam yavrum geçti.Hastaneye gidiyoruz.İyileşeceksin merak etme. Ambulansın içinde doktor yarayı temizlerken Yavuz gözlerini hafifçe araladı.Karşısında müşfik bir şekilde ona bakan Hatice anayı görünce buruk bir tebessüm kondurdu kan içinde kalan yüzüne.Güvende olduğunu anlamış minik eli yaşlı kadının elini daha bir güvenle sımsıkı kavramıştı.Bu halde hastaneye gelmişler o geceyi orada geçirmişlerdi.Kendine geldiğindeyse doktor sordu. - Oğlum seni bu hale kim getirdi anlat bakalım.Olayı polise bildirmeliyiz. Yavuz’un sesi titriyor onu bu hale getirse de Babasının polisle karakolla uğraşmasına gönlü razı olmuyordu.Hem söylese bile eve geri döndüğünde daha kötü dayak yiyeceğini de biliyordu.Daha önce de bu şekilde olmuş babası ona sıkı sıkı tembih etmişti; - Sakın benim dövdüğümü söyleme.Yoksa beni hapse atarlar.kardeşin de sen de babasız kalırsınız.Sonra size kim bakar? Sana sorarlarsa çatıdan düştüm de tamam mı? Doktorun ısrarla sorusuna kısık bir şekilde cevap verdi. - Çatıdan düştüm doktor amca.Topum oraya kaçmıştı da. Hatice ananın gözleri doldu.Yüreğinde müthiş bir sızı hissediyor doğruyu söylemek istese de daha sonrasını düşünerek dudağını morartana kadar ısırarak sessiz kaldı.Bir ara Yavuz’la göz göze geldiler.Yavuz’un ona yalvaran gözlerle bakması onun yüreğini daha da fazla yakıyor bir şey yapamamanın verdiği çaresizlik onu helak ediyordu. Doktor çok inanmasa da çocuğu daha fazla üzmek istemiyordu. - Peki Annen baban yok mu yavrum senin? - Var efendim. - Neden yanında değiller peki? - Kardeşim hasta olduğu için onu yalnız bırakamadılar.Ben de Hatice ana ile geldim. Doktor’un kafası iyice karışmış vaziyette Hatice ana ya döndü.Hatice ana müşfik bir şekilde bir doktora bir de Yavuz’a bakarken gözyaşları sel olmuştu yine. Keşke anlatabilseydi.Keşke küçücük çocuğun vücudundaki morlukların mimarı olan kişiyi ele verebilseydi.Keşke yüreğinden geçeni açıklayabilseydi.Keşke yapabilseydi tüm bunları.Boğazında düğümlenen bu keşkelere daha fazla dayanamadı.Gözlerini doktordan hızla kaçırırken gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönerek çıktı odadan.Kapıda doktorun çıkmasını beklerken hala tereddüt içindeydi.Söylese daha kötü olur muydu acaba? Söylemediğinde de yine aynı şekilde davranması kaçınılmazdı.Gel-git ler içerisindeyken doktor da Yavuzu muayene edip odadan çıkmıştı. Hatice ananın yanına gelip yavaşça mırıldandı; - Çocuğu muayene ettim.Vücudun da morarmamış bir yer kalmamış. Bunlar kesinlikle düşme izi değil. Şiddete maruz kalmış bu çocuk.Kim yaptı bunu? Bunu yapan insan olamaz. - Ne olur doktor bey kimseye söylemeyin.Size yalvarıyorum.Yoksa daha kötü vaziyette geri gelir buraya Belki de mezara gider Allah korusun.Zoraki sadece bunları söyleyebildi.Kelimeler boğazında düğümlenip kalmıştı.Yüreğinin bir tarafı - Söyle de cezasını çeksin insafsız adam. Derken bir tarafı da; - Sakına eve geri geldiğinde kesinlikle çocuğu yaşatmaz.Belki de akıllanmıştır. Bir daha yapmaz.Korkmuşsa bir daha dövmez belki de. Diyordu.Ama bu söylediklerine o da inanmıyordu aslında. Doktor daha da fazla hiddetlenmiş sıktığı yumruğunu diğer eline vurarak söylenmeye başladı; - Bu minik bedeni bu hale getirenler aramızda dolaşıyor.İnanamıyorum.Vallahi aklım almıyor.Allah cezalarını versin böylelerinin.Çocuk kendinde çıkarabilirsiniz.Ama emniyette olduğundan ve başına bir daha böyle bir şey gelmeyeceğinden eminseniz alın götürün evine. Hatice ana üzerine bir kat daha fazla yük binmiş,ağırlığı kaldıramayacağını düşünürken kapı aralığından çelimsiz elleriyle onu çağıran Yavuza bakıp; - Tamam götüreyim.İnşallah bir daha bunu yapmaz.Yaparsa da biz mahalleli olarak ona dersini veririz inşallah. - Peki siz bilirsiniz.Size geçmiş olsun. - Sağ olun doktor bey oğlum.Allah sizden razı olsun.Siz kim bilir daha nelerini görüyorsunuzdur? - Evet çok olayla karşılaşıyoruz.Ama pek çoğu kaza,yaralanma vesaire.Ben en çok kendinden küçük ve korumasız yavruların bu şekilde hayvanca hırpalanmasını hazmedemiyorum. - Hiç kimse hazmedemiyor evladım.Kim hazmedebilir ki? İnsan olanın yüreği kaldırır mı böyle bir şeyi? Güçsüzlük ifadesi aslında bu.Kendinden küçük birini dövmek,hırpalamak. Zavallılığın bir ifadesi bence. - Evet teyzeciğim haklısınız.Zavallıların işidir bu.Ama Allah er geç kim zavallı kim güçlü gösterir.Allah büyüktür teyzeciğim,Allah en büyüktür... - Amenna oğlum amenna... Hatice ana doktora teşekkür ederek ayrıldı yanından.Yavuzun yanına geldi.Tebessüm ederek başladı konuşmaya; - Hadi bakalım bu kadar yatmak yeter dedi doktor bey.Artık eve gitme vakti geldi.Yavaş yavaş çıkalım mı? Yavuz’un ışıldayan gözleri bir anda karardı.Eve dönmek, bu ifade ne kadar soğuk ne kadar kötü ve ne kadar canını acıtıyordu onun.Vücudundaki ağrılara aldırmadan yavaşça doğruldu.Güvendiği el yine imdadına yetişmiş onu yataktan düşmekten kurtarmıştı.Yatağa oturup karşı ki camdan dışarıya baktı Yavuz. Hava pırıl pırıl aydınlıktı.Ama onun yüreği kapkara vaziyette gidiyordu evine.Hırpalandığı,dövüldüğü,horlandığı,itilip kakıldığı yere dönüyordu.Titrek bir sesle başladı konuşmaya; - Hatice ana sen olmasaydın ben ne yapardım. Gerisini söyleyemedi.Sesi kısılmış,boğazında düğümlenip kalmıştı sözcükler.Daha çok şeyler söylemek istese de ağlamaktan konuşamayacağını anladı.Bir süre öylece sessiz baktı bu yüreği kocaman kadına.Bu nur yüzlü kadını imanı mı böyle yapmıştı? Gıpta ile baktı yüzünde ki çizgileri derin ama imanın verdiği nurla parlayan bu kadına.O da büyüyünce tıpkı onun gibi olmaya yemin etti o gün.Onun gibi müşfik,onun gibi sevecen, onun gibi yardım sever,onun gibi imanlı. Hatice ana eşyaları toparlamış Yavuzun koluna girerek çıktılar odadan.Koridorda ilerlerken akşam onun halini görenler acıyarak bir birlerine gösteriyorlardı zor yürüyen bu çocuğu.Kapıya kadar gelmişlerdi ki,Hatice ana; - Bir dakika bekle.Ben taksi çağırayım yavrum sen şurada otur. Yavuz mahcup olmuştu.Emekli maaşıyla zar zor geçinen kadına daha fazla yük olmamak için; - Gerek yok Hatice ana ben yürürüm. Yaşlı kadın onun neden böyle dediğini anlamıştı.Tebessüm ederek karşılık verdi; - Sen yürürsünde yavrum ben yaşlı bir kadınım.Ben yürüyemem. Onlar kendi aralarında konuşurlarken taksi yanaşmıştı bile yanlarına.Taksiye binerek hızla uzaklaştılar oradan.Yavuz eve gidince neler olacağını düşünüyor,bir taraftan da ağrılarını düşünmemeye çalışıyordu.Ve nihayet kapının önüne geldiklerinde arabadan inerek yavaş adımlarla eve yöneldiğinde arkasına dönüp Hatice ana ya baktı.O gelmiyordu.Kendisine baktığını fark edince; - Sen yalnız git oğlum.Yine bir şey yaparlarsa sakın orada durma koş bize gel tamam mı?Ben seni kurtarırım.Hadi yavrum Allah yardımcın olsun. - Her şey için teşekkürler Hatice ana.Sen bana öz annemden daha fazla annelik yaptın hakkını helal et. - Helal olsun yavrum.Helal olsun. Eve iyice yaklaştığında içeri girip girmemekte tereddüt etti.Titreyen eli zile değmiş kısa bir süre sonra da kapı açılmıştı.Kapıyı açan annesiydi. - Gel bakalım.İyileştin demek.Sen sağlıklısın zaten sana bir şey olmaz.Turp gibisin sen.Hadi bakalım geç kardeşini oyala bende yemek hazırlayayım.Birazdan baban da gelir işten. Ürkek adımlarla içeri girdi Yavuz.Kardeşi yine televizyonun karşısındaki koltuğa oturmuş önünde meyve tabağı kumanda diğer elinde,keyfi yerindeydi. Yıllar bu şekilde akıp gitmiş,Kardeşi hasta olduğu gerekçesiyle hep el üstünde tutulmuş,şımartılmış,o ise sağlıklı olduğu için azarlanan,dayak yiyen horlanan,hatta çoğu zaman kardeşinin yapmış olduğu yaramazlıklar yüzünden bile cezalandırılan ikinci sınıf muamelesi gören bir kişilik olarak hayatını devam ettirmişti.Ama sürekli acı çekerek büyümüş okula parasız başkalarının verdiği kıyafetler ve kitaplarla,kar,kış demeden yürüyerek gidip gelmişti.Acılarla yoğrulmuştu yani. Orta okul ve lisede hem çalışıp hem okumuş,okul ihtiyaçlarını kendisi çıkardığı gibi eve de katkıda bulunuyordu.Kardeşi ise iyileşmesine rağmen çelimsiz olduğu için yine el üstüde tutularak servisle gidiyordu okula.Yavuz asla kıskançlık duymuyor,aksine kardeşine çok üzülüyordu.Onun iyileşmesi için sürekli dua ediyor Hatice ana dan ona miras kalan dua yı dilinden düşürmüyordu.Onu kızdıran tek şey anne ve babasının kardeşi ve ona farklı davranmalarıydı.O kadar farklı davranıyorlardı ki,bunu herkes hissediyor çoğu zaman etrafındaki insanların ona acıdıklarını fark ettiğinde ise fazlasıyla üzüyordu ama elinden bir şey gelmiyordu.Bu hal o askere gittiğinde de devam etti.Onu bir kere bile aramadılar.O ise Allah inancı sayesinde onları asla terk etmeyip sürekli hal hatırlarını sordu. Asker arkadaşları Yavuzun anne abasının yaşadığını bile bilmiyorlardı.Akşamları arkadaşlarına ailelerinden gelen telefonlar anons ediliyor,her konuşanda müthiş bir sevinçle geri gelerek, ballandırarak anlatıyorlardı aileleriyle konuştuklarını. O ise bunu bir kere bile yaşayamadı.Geceleri sessizce ağlayarak geçirir,gündüz arkadaşlarına bir şey hissettirmezdi.Tek sırdaşı Rabbiydi.Sadece ona derdini açar ailesinin doğru yolu bulmaları için dualar ederek geçiriyordu gecelerini.Çünkü çarenin sadece onu yoktan var eden de olduğunu biliyordu.Arkadaşları gayet rahat para harcarlarken ona hiç para gelmediği için bir şey alamıyordu ama o buna aldırmıyordu.Ailesinden istediği tek şey sadece onu arayıp sormalarıydı.Fakat bir kere bile aramadılar. Tezkere aldığına sevinememişti bile Yavuz.Bölükten toplanan parayla İstanbul’a zar zor gelmiş, Yaşadığı mahalleye girince de ilk işi Hatice ana nın mezarını ziyaret etmek olmuştu.Saatlerce dua etti orada.Ona çok şey öğretmişti çünkü.Vicdanlı olmayı,müşfik olmayı,merhameti,sabrı,imanı ve insan olmayı ondan öğrenmişti.Hayatına değer katmıştı onun.Neden dünyaya geldiğini,ne yapması gerektiğini hep o öğretmişti ona.O,öldüğü zaman da en çok üzülen de Yavuz olmuştu tabi.Koruyucusunu kaybetmişti,onunda değerli olduğunu hissettiren tek kişiyi kaybetmişti,yiyen,içen,gezen et yığını değil de Allaha ibadetle emrolunan bir kul olduğunu ondan öğrenmişti.Uzun uzun dua etti bu unutamadığı gerçek ana şefkatini hissettiği tek kişinin mezarında. Sonra ayakları ister istemez eve yöneldi.Kapıyı komşu gibi çaldı.Annesi açtı kapıyı.Yaşlanmış,saçlarına aklar düşmüş bu kadın onu doğuran ama şefkat göstermeyen bu kadın,dövülmelerinde sessiz kalan bu kadın için ne hissediyor olabilirdi? Koca bir boşluk. Sadece bu.Annesi herhangi bir komşu gibi sarıldı oğluna.Fatih büyümüş yine her zaman ki gibi şımarık bir edayla abisine hoş geldin dedi.Aynı anne babaya sahip olduklarına,kan bağının bulunduğuna inanamıyordu.Bu soğuk buz dağı onun kardeşimiydi? Kardeş neydi? Ne yapardı aslında? Ya anne baba neydi? Onlar ne yaparlardı? Doğurmakla mı sınırlıydı görevleri?Yanağındaki ize baktı.Bu yine bir dayak seansında meydana gelmişti ve bir ömür boyu taşıyacaktı onu.Taşımak zorundaydı.Her aynaya baktığında yanağını kaplayan o kapanmaz yarayı gördüğünde ne hissedecekti?Çocukları sorduğunda ne cevap verecekti onlara? Babasını nasıl anlatacaktı? Ya tepkisiz kalan annesini? Ahiret’te ne cevap vereceklerdi peki Allah’a? Nasıl savunacaklardı kendilerini? Adaletsiz davranan bu insanlar Allah’tan nasıl adalet umacaklardı? Evet Allah adildir.Hem de hiç kimsenin olmadığı kadar.Nihayet akşam olmuş baba da gelmişti işten.Öylesine sarıldı vücudunun pek çok yerinde imzası bulunan oğluna.Yavuz da ona yönelirken ürkekti,titrekti.Aniden dövmeye başlamasından korkan bir hali vardı ama artık imkansızdı bu. Yavuz o gün hep gözlemledi.Yaşadığı bu ev,onun isteği dışında anne-baba ve kardeşi olan bu insanlara baktı uzun uzun.Fatihin anne-babasına davranışlarına baktı.Hakaret ediyor,küfrediyordu.Emirler yağdırıyordu onun için çırpınan bu insanlara.Oysa o bir kere bile karşı çıkmamıştı onlara.Bir kere bile saygısızlık göstermemiş, sürekli saygılı davranmıştı onlara.Oysa Fatih annesine emirler yağdırıyordu sürekli.Yavuz annesine sofra kurarken yardım etti.Yaşlanmış ve bezgin haline dayanamadı.Sofraya oturmuşlardı ki Fatih bağırmaya başlamıştı. - Neden bir bardak getirdin? Ne biçim sofra bu? İnsan ol biraz ya.Git bir bardak daha getir. Yavuz şaşırmıştı.Yutkundu.Bir şeyler söylemek istese de sabretmek daha iyidir dedi.Kabahat onda değil,onu bu hale getirenlerdeydi.Hastalığından eser kalmamasına rağmen yine onu kullanarak anne babasına hükmeden bu insanda tıpkı babasını hatırlattı ona.O gece pek bir şey konuşmadan yattılar.Aslında hesap sormak istiyordu onlara. - Neden beni hiç aramadınız? Neden hiç para göndermediniz? Hasta olup olmadığımı hiç merak etmediniz mi? Neden? Neden? Hiç birini soramadı.Gerek duymadı belki de.Ne yararı olurdu ki sormasının? Zamanı geri alamayacağına göre ne işe yarardı ki hesap sormak? - Sessiz kalmak en doğrusu.Sessiz kalıp uygun bir şekilde burayı terk edip gitmek. Diye geçirdi içinden. Sabah olunca ilk olarak iş bulmaya karar verdi.Ama bu o kadar zordu ki.Böylece haftalar geçmiş o çok aramasına rağmen hala bir iş bulamamış,anne ve babasının hakaretleri yavaş yavaş başlamıştı.Ve Allahın izniyle çalışabileceği bir iş bulmuş genellikle işe yürüyerek gidip geliyor yol parasına kadar biriktiriyordu.Evlenme yaşının geldiğini düşünse de ailesinin yardım etmeyeceğini bildiğinden dolayı kendi çabasıyla bir şeyler yapabilmek için sürekli gece gündüz çalışıyordu.Eve de para veriyordu ama annesi onun biriktirdiği paraya göz dikmişti.Bir gün yine işten geldiğinde Yavuzu bir kenara çekerek nasihate başladı; - Bak oğlum bu paraları bu şekilde biriktirmen iyi değil.Değer kaybediyor bunlar.İstersen sen onları bilezik yaptır.Ben takarım.Hem evden çalınmamış olur.Hem de düğünün olacağı zaman onları bozdurarak ihtiyaçlarını giderirsin. Yavuz çaresiz kabul etti.Kendisine nasihat verecek,doğruyu gösterecek,onun yanında olan birilerinin olmasını çok istediğinden, bu teklifin de onun için hayırlı olduğunu düşünmüştü.Ertesi gün,canını dişine takarak biriktirdiği geleceğine yaptığı yatırımı bilezik olmuş,onu döven,hırpalayan,azarlayan,kıyaslayan annesinin kolundaki yerini almıştı.Dirseğine kadar gelmişti bu bilezikler. Yavuz bu arada hem çalışıyor,hem de kendini geliştirmek için kitaplar okuyor,bir şeyleri doğru yerden öğrenmek adına sürekli koşturuyordu.Ve nihayet seneler sonra kendi gibi düşünen birini tavsiye etti bir arkadaşı.Görüşmeler sonunda evlenmek üzere anlaştılar.Fakat ailesini ikna etmesi gereken Yavuz bunu bir türlü yapamıyor sürekli onlarla karşı karşıya geliyordu.Çok fazla dindar buldukları gelin adayını istemeye gitmek imkansızdı.Ve son gün Yavuz senelerdir yapmak isteyip te yapamadığını başardı.Onlarla konuşmaya karar verdi.Akşam yemeğinden sonra anne ve babasını karşısına alarak başladı konuşmaya; - Anne-baba.Ben sizden şimdiye kadar kendi adıma bir şey istemedim.Her ihtiyaç duyduğumda yanımda değildiniz.İhtiyaçlarımı hep başkaları karşıladı.En zor anlarım da bile,size en fazla ihtiyaç duyduğum anlarda bile hiç yanımda olmadınız.Beni dünyaya getirmeye vesile olan iki insan olarak sizden ilk ve son kez bir şey istiyorum.Emin olun bunu ben yapabilseydim veya bir başkasına yaptırabilseydim sizden asla istemezdim.İlk kez bana analık babalık yapın bu sizden son isteğim.Anne ve babası uzun süre düşündükten sonra bir kere kızın evine gidip istemeyi kabul ettiler.Ama babanın bir şartı vardı, hışımla söze atıldı; - Bak ama sadece bir kere giderim.Bir daha asla gitmem.Ne halin varsa gör.Yavuz ailesiyle ilk kez gidip isteme işlemini yaptılar,kızın ailesi olgun insanlardı ve zorluk çıkarmadan; - Onlar istiyorsa bize laf düşmez.Haklarında hayırlı olur inşallah.Gelin adayı içeri girip bir şeyler ikram ettiğinde baba sinirli bir şekilde baktı oğluna.Örtülü bir gelin istemiyorlardı.Hele birde bu şekilde fazla örtülü olunca iyice sinirlenmişti.Anne aslında Namaz kılmasına rağmen oda çok hoşnut değildi bu işten.Yavuz kendi çabasıyla evi tutup,birkaç eşya aldı.Kendilerini zorlamadan basit bir düğün yapacaklardı.Ailesi Yavuz’u bir kez daha şoka sokup ihtiyaç duyduğu zaman vereceklerini söyledikleri bilezikleri vermemişti.Kız, Yavuz’un durumunu bildiği ve onun üzülmesini istemediği için kendi bilezik takmaktan hoşlanmadığını söyleyerek onları almamasını, annesine hibe etmesizi istedi Yavuzdan.Yavuz hayran olmuştu bu olaya.Şimdiye kadar ailesi ondan ne koparabilirlerse kar sayarlarken karşısında evlenmeyi düşündüğü kız,hiçbir şeyin önemli olmadığından Allah’ın ileride daha fazlasını verebileceğinden bu dünya malının gelip geçici olduğundan söz ediyordu.Hatta daha da ileri giderek Ebu zerin sözü gibi diyordu. - Biz en güzel eşyalarımızı gerçek dünyamıza göndeririz - Çok sevindi Yavuz.Hayatı boyunca ilk kez birileri onu kişiliğinden dolayı takdir ediyor,dünya menfaatini boş gördüğünü önemli olanın sadece Kurani bir yaşam olduğundan söz ediyordu. Zor şartlarda evlenip yuvalarını kurmuşlardı bile.Yavuzun ailesi yine onunla ilgilenmiyor sadece Fatihle ilgileniyordu..Nihayet Fatihte biriyle tanışmış ve eve getirmişti.Bu Yavuzun babasının istediği gibi yarı çıplak dolaşan birini buldu Fatih ve aniden düğünsüz bir şekilde getirdi eve.Uzun bir süre beraber yaşadılar.Tabi Fatihin hakaretleri ve karısına bile iş yaptırmaması ipleri iyice koparmıştı ki,Fatih evin tapusunu bir şekilde üzerine alarak iyice yaşlanan anne babasını evden kovmuş bir daha da asla onların yüzüne bile bakmamıştı.Ve aylar sonra evi sattıklarını karısının da ev parasıyla beraber kaçtığı haberi şok etkisi yarattı Fatma hanımda. O biricik oğlu,kıyamadığı,hiçbir kötülüğü konduramadığı oğlu hastaneye kaldırılmıştı.Yavuz,hem anne ve babasına bakıyor hem de hastanedeki kardeşiyle ilgileniyordu.Ama bir kere bile onların yüzüne vurmadan bir görev olarak adletmişti bu işi.Çünkü o,sabrı kaynağından öğrenmişti,insanlığı,şefkati,yardıma koşmayı,karşılıksız,hiçbir şey ummadan sadece Allah rızası için mücadele etmeyi inandığı dinden öğrenmişti.Hayat o kadar farklı gelişiyordu ki, bir anda belki de kendisi hiç ummadığı bir insana muhtaç kalabilirdi. Hayat bu, her an her şey olabilir.Allah her birimizi farklı şekillerde imtihan ediyor.Bunu bu şekilde bilmek ve bu şekilde inanmak ne büyük lütuf... bir varmış bir yokmuş her kesin biri birilerine güvendiği amma yalancılarında olduğu çok eski zamanlarda bir serçe varmı!.. hikaye bu ya bizim serçenin ayağına günün birinde bir diken batmış. serçe; bunu nasıl çıkarayım diye diyar diyar dolaşmış. o zamanlarda sac ekmek yapan bir aile görür ve onlardan yardım istemeye karar verir; ev sahibi ev sahibi evin yaşlı kadını cevap verir; uyrun serçe yavrum serçe; aman efendim beni bu acıdan kurtar! ayağıma bir diken battı acısından duramiyorum. tamam der yaşlı bayan ve serçenin ayağına batmış büyük bir diken çıkarır ekmek pişirdiği sacın altına atar ve ekmeğini pişirmeye devam eder... serçe; hani benim dikenim onu neden yaktın. ya bana yedi ekmem verirsin ve ya bana dikenimi verirsin. yaşlı kadın; aman serçe yavrum ben seni yaralı halden kurtardım sen bana teşekür edeceğine benden diken karşılığında bunca ekmem istiyorsun. serçe; anlamam bana ya dikenimi verirsin yada yedi ekmek yaşlı kadın bakar çaresi yok! tamam der ekmeği verir... yedi ekmem alan serçe yola koyulur az biraz yol gittikten sonra bakar bir çoban serçeninde karnı acıkmış; çoban kardeş gel yemek yiyelim bak bende kocaman yedi ekmek var ikimizede yeter ve artar çoban; amam der zaten acıkmıştır. ikisi bir güzel karınlarını doyururlar ama öin serçe bu kes çobana aynısını yapar. ya bana ekmeğimi verirsin ve ya yedi koç uzatmayalım koçlarıda alır yola koyulur. bir düğüne rast gelir onlarada der ki; gelin bu yedi koçu keselim bütün davetlilere bir güzel ziyafet çakelim. koçlar kesilir kazanlar dolusu yemekler pişirilir, davetliler tam bir ziyafet çekerler, ama serçe bu kez; ya bana yedi koçumu verirsiniz, ve ya gelini. aman sende olurmu hiç gelini biz sana nasıl veririz serçe diretir; kesinlikle ben koçlarıma karşı gelini istiyorum. hikaye bı ya gelinde verilir serçeye... serçe oradanda çıkar yola epey bir yol gittikten sonra bir seyyar satıcı ile karşılaşır. seyyar satıcı; hayırdır bu gelini nereye götürürsün sen bir serçesin ne yaparsın bu gelin. serçe; en sana gelini verirsem sende karşılığında bana bir düdük verir misin? hay hay tabiki veririm düdüğü alan serçe yüksekçe bit taşın üstüne çıkar düdüğü ağzına koyar ve var gücü ile; duuuuut duuuuut der uçar gider... acaba biz insanlarda bu masal serçesi gibi hiç bir şeyimiz yokken hatta ayağımıza bir diken batmışken atıldığımız hayatta ne kadar adil davranıyoruz. ve ne kadar zalim olsak a son nefesi bir duduk gibi çalarak terk etmiyormuyuz tüm kaznçlarımızı..
|
|
|